Sır olmaya, sırrı bulmaya bir ömür vermek gerek


Açıklama: İlhan Akın'ın 'Dördüncü Cemre' adlı romanı 'Bizim Yunus'u anlatıyor. Yasemin Kapusuz yazdı.
Kategori: EDEBİYAT& KİTAP
Eklenme Tarihi: 19 Şubat 2018
Geçerli Tarih: 20 Kasım 2018, 10:34
Site: BAĞIMSIZHABERLER.COM
URL: http://www.bagimsizhaberler.com/haber_detay.asp?haberID=3739


2010 yılından itibaren Üçüncü Hayat, Ganj'ın Gözyaşları, Güneş'in Efendisi, Sılada Gurbet, Mahşer'in Esrarı gibi daha birçok eseri yayınlanan İlhan Akın'ın "Dördüncü Cemre" adlı eseri Mat Kitap'tan Nisan 2015 tarihinde basılmış bir roman. Roman denilmişse de öyle klasik bir roman değil Dördüncü Cemre. Havaya, suya, toprağa düşen cemre, Bizim Yunus ile yüreğinize düşecek elbette. “Bizim Yunus” diyoruz. Hepimizin Yunus Emre'si. Taptuk'un kapısına kul olan Yunus. Sözü, yağ ile bal eden Yunus. Irkı, mezhebi, tarikatı, şeyhi ilgilendirmiyor bizi. Daha “Bizim Yunus” derken içimiz rahatlıyor. Ferahlıyoruz, nefes alıyoruz. Bize dünya, bize ahiret, bize dert -keder birden sevinç oluveriyor.

Yunus'un gönlüne Taptuk Emre düşünce ona bir haller olmuştu. Bizim gönlümüze de hep düşse Yunus... Dördüncü Cemre yazarının gönlüne düşmüş Yunus Emre. Onun diliyle, aşkla onu bize anlatmış. Bir solukta ateşe düşürüyor, buğday tarlasına düşürüyor, tevbeye düşürüyor, dağa, yollara, menzile düşürüyor. Aşka, Hacı Bektaş'a ve Taptuk Emre'nin kapısına düşürüyor. Boylu boyunca uzanıyoruz onunla, yeter ki "Bizim Yunus" desin bize Taptuk Emremiz. Bizim de buğday neyimize gerek. Bize de "himmet", Dost'u bulmak, ballar balını bulmak gerek.

Himmete talip olmak zordur

Anadolu, âşık deryası... Mevlana, Hacı Bektaş, Hacı Bayram-ı Veli, Yunus Emre ve niceleri... Verimli topraklara mucize tohumlar serpildi. Yunus menakıbnamesine göre yaşanan asli üç ana olay var eserde. İlki, Yunus'un kıtlık zamanında evde çoluk çocuk aç olduğundan buğday başağı almak için Hacı Bektaş'a gitmesi. Giderken yanına, hediye olarak dağ alıcı götürür Yunus. Hacı Bektaş'ın hoşuna gider. Üç gün misafir ağırlanır. Hacı Bektaş sorar ya Yunus'a: "Buğday mı istersin himmet mi?" “Ben himmeti ne edeyim, bana buğday gerektir” der bizimki. Alır buğdayı ama gidemez evine. “Ne yaptım ben” der, pişman olur, dövünür kendi haline. Her şey nasiple alınır, nasib almadım diye döner ama Hacı Bektaş, Yunus'un nasibinin Taptuk Emre'de olduğunu söyler. Yana yakıla dergaha varır, nasip arar, nasip diler Yunus. Kırk gün değil, kırk yıl hizmet edecektir dergaha. Evet, dile kolay, tam kırk yıl... Hiç eğri odun getirmez dağdan. Lakin kırk yıl sonra bile hâlâ dünya mı kokacaktır?

Himmete talip olmak zordur tabii. Buğday, ilimdir. Dağ alıcı, hamlığa, işlenmemiş şairliğe işarettir. Himmet için ise çile gerektir ve bütün çilelere rağmen yine de insan nasibini beklemek zorundadır. Bekler Yunus. İlmi istemez. İnsanı, sanatı yani şairliği seçer. Hal dilince şiirler söyler. Taptuk ile sohbetleri iple çeker. Akşama kadar bir yandan odun toplar, dağ bayır.

İkinci olay, Yunus'un kırk yıl sonunda hocasına gönlünün kırılıp habersizce bırakıp gitmesidir. Öyle ya, kırk yıl dergaha hizmet eden bir kimse dergahta bir yer edememiştir. Makamı mevkii yoktur. Hocasından da kendisiyle ilgili birşey duymaz. Ömrü boşa geçmekte diye düşünür. Şiirler söyleyip durmaktadır içli içli. Yolda birkaç dervişle karşılaşır ve onların dualarıyla ilk iki gün karnını doyurur, şükreder. Üçüncü gün dua etme sırası kendine gelince ne diyeceğini bilemez. "Allah'ım, kimin adını vererek senden istiyorlarsa onun hürmetine bir sofra ver de, doyur bizi." der. Öyle bir sofra iner ki... Taptuk Emre'nin dergahında kırk yıldır hizmet eden Yunus diye meşhur derviş adına istenmiştir istenenler. İkinci kez hata ettiğini anlar ve geri döner ama bu defa kabul eder mi Taptuk Emre onu? Nasıl bir pişmanlıktır içindeki.

Üçüncü olay dergaha geri dönüşünde ve tevbededir. Nasıl affettirecek kendini, ne diyecektir Yunus? Boylu boyunca serilir dergahın kapısına. Bastonuna değenin kim olduğunu sorduğunda, Fatma Nine, “Yunus'tur” der bey'ine. "Bizim Yunus mu?" deyince, Yunus Emre, hem Taptuk Emre'nin hem bizim oluverir. Yıllar önce tarlasına düşen ama aş olmayan üç cemreden sonra, pişer, yanar ve olur acılarla.

Kırk yıl artı beş dakika

Dergahta kalsa idi bizim olmazdı elbette Yunus. Tekkenin şeyh efendisi olur idi. İlim halkalarının başında olurdu. Ancak araştırdığımızda bilirdik, tanırdık onu. Ama şimdi biz onu çocukluk çağlarımızdan itibaren nerde doğmuştur, eserleri nelerdir şeklinde bilmesek de şiirleriyle biliyoruz. Ete kemiğe bürünen, Yunus diye görünen Yunus Emre'nin “Risaletü'n Nushıyye” gibi bir mesneviyi yazacak kadar ilmi derinliği olduğu gerçeği ortada iken o, gel gör beni aşk neyledi diye inleyen bir garip şair oluyor. Şiirlerindeki yalnızlık, aşk, ölüm temaları, dilimizde, gönlümüzde öyle tatlı izler bırakan bir üslupla söylenmiş ki... Şiirler, öyle kolayca söylenmiş şiirler değil. Onun şiirleri, doğum şiirleri. Tabiri caizse eğer beş dakikada söylemişse Yunus Emre, kırk yıl artı beş dakikadır. Biliyoruz ki, kalemi, kağıdı eline alarak oturduğu yerden bulamazdı ballar balını. Sır olmaya, sırrı bulmaya bir ömür vermek gerekti. Bize de belletti Yunus. Zikir, dua ve samimiyet yüklü şiirleriyle...

İlhan Akın'ın kaleminden belki bir iki saatte okuyabiliriz bu kitabı ama yine yazarın Yunuslaşmadan bu üslubu yakalaması mümkün değildi diye düşünüyorum. Yunus, sıradan sözleri ne hoş söylemişti. İlhan Akın da öyle söylemiş efendim.

Bir Molla Kasım gelmişti. Hani kendi ben'i de olabilirdi Yunus'un. Şiirlerinin hepsini halka mal etmeyecekti belki. Ve şiirlerin bir kısmı suya, toprağa, havaya karıştı. Asıl halka ait kısmı ise dördüncü cemre olup yüreklere düşsün: "Yunus senin sözlerin, manadır bilenlere / Söylenecek sözlerin, devr-i zaman içinde"

 

Yasemin Kapusuz, nasip dileyerek yazdı