BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

ANKET

Türkiye cUMHURİYETİ bAŞKAN aDAYINIZ KİM






Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

MEVLİD-İ NEBİ ALEYHİSSELAM

MEVLİD-İ NEBİ ALEYHİSSELAM

Tarih 19 Kasım 2018, 11:42 Editör HÜSEYİN NECATİ

Meâli: And olsun, size, içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, müminlere çok merhametlidir, onlara hayır diler. Ey Resulüm, eğer senden yüz çevirirlerse (sana iman etmezler ve emirlerini dinlemezlerse), de ki: Bana Allah yeter, ondan başka hiç bir ilâh yoktur. Ben, ancak ona güvendim ve o büyük Arşın sahibidir.
(Tevbe- 128-129)

Ayet Meâli: Allah müminler üzerine bol bol ihsanda bulundu. Çünkü onlara, kendi cinslerinden bir peygamber gönderdi ki, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyor, onları kötü huy ve inançlardan temizliyor, onlara Kur’an ve sünneti öğretiyor. Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler. (Âli İmran – 164) Müstedrek’de Übey bin Ka’b son inen ayetlerin bu iki ayet olduğunu ifade etmiştir. Bu dersten maksadımız, Aleyhisselâm Efendimizin mes’ud doğumunu ve velâdetinde meydana gelen harikulade hadiselerden bir kısmını beyan etmektir. Yalnız, önce yukarıda zikrettiğimiz iki ayetin kısaca manasını arz edelim. PEYGAMBER DE İNSANDIR Müfessirler şöyle dediler: And olsun, size içinizden bir peygamber geldi: Burada hitap bütün insanlaradır. “Rasül” kelimesindeki tenvin tazim içindir. Manası şudur: Vallahi ey insanlar, size elbette şanı yüce (1) olan bir Rasül gönderildi. O, meleklerden ve diğer canlılardan değil, sizin cinsinizdendir. O da sizin gibi bir insandır. Bunun sebebi: İnsanların Ondan nefret etmemesi ve “O bizim cinsimizden değil, dolayısı ile Ona tabi olmaya takat getiremeyiz” diyerek tabi olmaktan kaçınmamaları içindir. Şu ayeti kerime bu hususu te’yid etmektedir: De ki: “ – Ben, ancak sizin gibi bir insanım. Yalnız “ilâhınız tek bir ilâhtır” diye bana vahiy olunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse salih bir amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf-110) Ya da hitap yalnız Arablaradır. Bu durumda mana şöyle olur: “Ey Arab Milleti, size cinsinizden sizin gibi Arab ve Kureyşli olan, sizin dilinizi konuşan bir Rasül geldi.” Böyle olması , kolayca dilini anlayıp kaynaşmaya daha yakındır. Zira irşat ancak dil bilmekle olur. HİKAYE Arab, Acem, Türk ve Rum milletinden dört kişi yolda giderken bir dirhem para bulmuşlar. Birbirlerinin dilini anlamadıklarından nereye harcayacaklarında anlaşamamışlar. Bu lisanları bilen başka bir adam ne yapmak istediklerini sormuş; Araba: -“Eyş türid ? “ Ne yapmak istiyorsun ?” Acem’e : -“Çi me hayi ? Ne istiyorsun ?” Diğerlerine de kendi lisanlarından ne almak istediklerini sormuş. Anlamış ki, meğer hepsi de o parayla üzüm almak istiyormuş. Böylece dil bilen adam sayesinde aralarındaki anlaşmazlığı çözmüşler. Ayrıca burada Arabları Peygamber Efendimize yardımcı olmaya ve onun hizmetinde bulunmaya teşvik vardır. Sanki onlara şöyle denilmektedir: -Dünyada onun adına hâsıl olacak devlet ve yücelik sizin için bir şeref ve iftihar kaynağıdır. Çünkü O, sizden, sizin nesebinizdendir. Ayeti kerimedeki “Enfüsiküm” kelimesi “fe” nin fethası ile “Enfesiküm” şeklinde de okunmuştur. Böyle okunduğunda mana; “sizin en şerefli ve faziletli olanınız” demek olur. Çünkü Peygamberimiz Aleyhisselâm Kureyş'li ve Hâşimi’dir.1 Efendimizin nesli Adnân’a kadar müttefekun aleyhtir ve şöyledir: Muhammed Rasülüllah S.A.V., Onun babası Abdullah, Onun babası Abdulmuttalip, Onun babası Hâşim, Onun babası Abdimenaf, Onun babası Kusayy, Onun babası Kilâb, Onun babası Mürre, Onun babası Ka’b, Onun babası Lüeyy, Onun babası Galib, Onun babası Fihr, Onun babası Malik, Onun babası Nadr, Onun babası Kinâne, Onun babası Huzeyme, Onun babası Müdrike, Onun babası İlyas, Onun babası Mudar, Onun babası Nizar, Onun babası Ma’ad, Onun babası Adnan’dır. Şu şiiri söyleyen Allah için ne güzel söylemiş; Nice baba vardır ki oğlu sebebiyle şeref kazanmıştır. Bildiğin gibi, Adnan da Rasülüllah ile şeref kazandı. Peygamberimizin annesi Amine validemizdir. Onun babası Vehb bin Abdimenâf, Onun babası Zühre, Onun babası Kilâb, Onun babası Mürre, Onun babası Lüeyy, Onun babası Galib, Onun babası Fihr’dir. Hadis-i Şerif: Ben neseb, sıhr (hısımlık) ve soy bakımından en şereflinizim. Ecdadımda Adem’den beri sifâh (nikâhsız, zina yoluyla olan) yoktur. Hepsi nikâh yoluyla gelmiştir. (2) Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin asıl yaratılıştaki cevherinin şerefine işaret vardır. Nasıl olmasın ki? O yüce Peygamber bütün mükevvenatın var oluş sebebidir. Onun unsuru kevnî varlıkların en faziletlisidir. (3) Tertemiz ruhu, bütün kutsi ruhların hayırlısıdır. Kabilesi kabilelerin efdali, lisanı lisanların efdalidir. Kitabı bütün ilâhi kitaplardan daha hayırlıdır. Doğumu da bütün zamanların en hayırlı doğumudur. (4) Ravza-i Mutahharası mekânların en yücesidir. O, insanlar için çok büyük bir hediye, pek büyük bir rahmettir. Zahmet çekmemiz onu incitir ve üzer: Yani sizin incinmeniz ve bir kötülüğe, zahmete uğramanız Ona çok zor ve çok ağır gelir. Bu aynı zamanda cinsiyetin de iktizasıdır. Kötülük ve zahmetlerin en önde geleni, Allah’ın azabıdır. O da zaten bu azabı insanlardan def etmek için gönderilmiştir. Size çok düşkündür: Sizlerin iman etmesine, dünyada ve ahirette hayırların size erişmesine çok düşkündür. Yani O sizin aşiretinizden olduğu için Onun âfet ve sıkıntıları def etmek ve hayırların, iyiliklerin size ulaştırılmasında çok haris olduğunu bilirsiniz. Bu vasıflara sahip olan birisinin sizlere gönderilmesi Allah’ın sizlere olan nimetlerinin en büyüklerindendir. Peygamberimizin insanların iman ve hidayeti üzerine olan hırsı ve düşkünlüğü hakkında şu ayet sana yeter: (Ey Rasülüm), doğrusu sen, her sevdiğine hidayet veremezsin. (Onu İslâma sokamazsın, ancak tebliğ yaparsın.) Fakat Allah, dilediği kimseye hidayet verir ve hidayete kavuşacak olanları, O daha iyi bilir. (Kasas-56) Yani, Ey Muhammed, sen bütün gayretini ortaya koysan da insanlardan sevdiğin kimseye maksada ulaştıracak hidayeti veremezsin, Onu İslama koymaya da muktedir olamazsın. Lâkin Hazreti Allah dilediğine hidayet eder. Çünkü O, hidayete müsait olanları çok iyi bilir. Bu ayeti kerime, Peygamberimiz Ebu Talib için istiğfar ettiği zaman Onun hakkında nazil olmuştu. Ayet Meali: Şimdi bu Kuran’a iman etmezlerse, belki arkalarından esef ederek kendini üzeceksin. (Kehf-6) Bu ayette de, Peygamberimizin ümmetinin hidayeti üzerine olan aşırı şefkati ve hırsına işaret vardır. Yani şöyle denilmektedir: -Ya Muhammed! Eğer onlar Kuran’a inanmazlarsa onların müslüman olmasına olan hırs ve bundan ayrılığına olan üzüntü ile kendini helak etme. Peygamberimizin âdetinden idi ki, bir şey ile emredildiği zaman onu yerine getirmek için aşırı derecede ileri gider, bütün gayretini sarf eder ve neticede ondan nehy edilirdi. Bir defasında, infakta o kadar ileri gitti ki, gömleğini dahi infak etti; evde elbisesiz vaziyette kaldı ve böyle yapmaktan şu ayeti kerime ile nehyedildi: Elini boynuna bağlı kılma (cimri olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra kınanmış olursun ve eli boş, açıkta kalırsın. (İsra-29) Müminlere çok merhametlidir: Ra’fet; çok aşırı merhamet demektir. “Mü’minin” kelimesinin takdimi ise fâsılalara riayet içindir ki “şefkat ve merhamet sizden yalnız mümin olanlaradır, kâfir ve münafıklara değil” demektir. Onlar hakkında ise; Ey yüce Peygamber! Kafir ve münafıklarla muharebe et, onlara karşı çetin ol. Onların barınağı Cehennemdir ve O, ne kötü bir dönüş yeridir!..(Tevbe-73) buyurulmuştur. Hazreti Peygamberin Aleyhisselâm diğer varlıklar üzerine faziletli oluşundandır ki; Allâh’ü Teâlâ kendi isimlerinden iki tanesini Ona vermiş, “Müminlere raûf ve rahim” çok merhametli ve şefkatli buyurmuştur. Âli İmran Sûresindeki ayeti kerimede de Cenab-ı Hak Peygamber Efendimizin hakkında şöyle buyurmuştur: Allah müminler üzerine bol bol ihsanda bulundu. Yani, Vallahi Hazreti Allah müminlere nimet ve ihsanını lütfetti. Bi’set (gönderilme) nimeti siyah-beyaz-kırmızı bütün insanlara umumi olmakla beraber burada müminlere tahsis edilmesi, onlar bi’set nimetinden faydalandıkları içindir. Çünkü onlara kendilerinden bir Peygamber gönderildi: Onların nesebinden, onlar gibi Arab olarak kendi cinslerinden, melek ve cinnilerden değil, Adem oğlundan, demektir. Yukarıdaki ayette olduğu gibi burada da “fe”nin fethası ile “min enfesihim” onların en şereflilerinden diye okundu. Zaten malum olduğu üzere Aleyhisselâm Efendimiz kabilelerin en şereflisinden gönderildi. Her müminin böyle inanması lâzımdır. Aleyhisselâm Efendimizin insan ve Arabdan olduğunu bilmek imanın sıhhatinde şart mıdır yoksa farzı kifayeden midir? denilirse “cevap şudur:” Evet, bu imanın sıhhatinde şarttır. Bir şahıs “Ben Muhammed’in bütün mahlûkâta Peygamber olarak gönderildiğine inanıyorum, ama Onun insan mı, melek mi, Arab’dan mı, Acem’den mi olduğunu bilmem” dese O kimse Kuran’ı yalanladığı ve bilinmesi zaruri olan bir gerçeği inkar ettiği için küfründe şüphe yoktur. Kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyor : Cahiliyye ehli olduktan sonra onlara Kuran’ı okuyor. Onları (tabii kirlerden ve kötü inançlardan) temizliyor. Onlara kitap ve hikmeti (Kuran ve sünneti) öğretiyor. Halbuki bundan önce (O peygamberin gönderilmesinden, temizleme ve öğretmesinden önce) açık bir sapıklık içinde idiler. Burada “in” kelimesi “hafiflemiş in”dir. İsmi, “lâm” karinesi ile zamiri şân’dır. Yani, gerçekten, Muhammed Aleyhisselâm gönderilmeden önce Arab dini dinlerin en rezili idi ki O, “putlara tapmak” idi. Ahlâkları da aldatma, yağma, öldürme, kötü ve haram şeyler yeme idi. Muhammed Aleyhisselâm gönderildikten sonra ise, gelişinin bereketi ile onları bu aşağı dereceden, ilim, zühd ve ibadette ümmetlerin en faziletlisi olma ve dünyanın nimet ve güzelliklerine iltifat etmeyen insanlar durumuna getirdi. Bu da ancak, Allah’tan bir rahmet, Rasülünün de onların yüzüne gülüp güzel muamele etmesi ile gerçekleşti. Allâh’ü Teâlâ bu mevzuda buyuruyor ki: (5) Allah tarafından gelen büyük bir merhamet sayesindedir ki, Hazreti Allah, güzel ahlâkı sana tahsis etti de onlara yumuşak davrandın, senin emrine muhalefet ettikten sonra onlara rıfk ile, yumuşaklık ile muâmele ettin. Eğer kaba, muaşerette cefa edici ve katı yürekli olsaydın muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. (Ali İmran-159) Yumuşak davranmak kalplere daha çok nüfûz eder ve icabette de daha süratlidir. Sâd, şerefle dolu Kur’an hakkı için. (Sâd-1) Bu ayeti kerimenin tefsirinde şöyle denildi; Muhakkak ki Muhammed Aleyhisselâm müminlerin kalplerini avladı ve onları çevirdi de “ürküp kaçan vahşiler gibi” olan Arablara güzel muamelesi sayesinde onlar iman etti. O yüce Peygamber nasıl onları idare etti, ezalarına tahammül etti, cefalarına sabır etti. Ta ki, onlar topluca kendisine boyun eğdiler. Onu kendi canları üzerine tercih ettiler, kendi aile fertleri ve babalarıyla muharebe ettiler. Onun rızası uğrunda vatanlarını terk edip hicret ettiler. İşte O yüce zat, ümmetini nimet evine (Cennete) ve büyük kurtuluşa çağıran, küfür ve dalâlet karanlığının kandili, kerem sahibi Peygamberdir. A.S. Allah’ü Teâlâ Onun hakkında şöyle buyurdu: Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kafirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak. (Ahzab-45-46) Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır. Câmi Kuddise Sirruh dedi ki: Ey Allah’ın Nebisi, selâm senin üzerine olsun, Kurtuluş ve felâh ancak senin ellerinledir. PEYGAMBER EFENDİMİZİN NURU Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir. Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur. O nur gözlerin nurudur. O nur her şeyden öncedir. Haberde geldi ki: Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu: -“Ey nur, kulum Muhammed ol!” Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi. Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan: Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6) Efendim, sen bahâ nurunun denizisin, Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır. Sen her iyilik ve ihsanın temelisin, Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı. Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu: Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim. Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim. Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı. Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem: -“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ: -“Şu kavlimi yaz,” buyurdu. -“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür. Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi: -“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu: -“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.” Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da: -“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi: -“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.” İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu. Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7) Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi: 1-Ta’zim, 2-Halâvet (tat, zevk), 3-Sehâ (cömertlik), 4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8) Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı. Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı. Haberde şöyle geldi: Sonra Allah C.C. yeryüzünde bir halife yaratmak istedi. Azrail Aleyhisselâma “yeryüzünün her bir tarafından bir miktar toprak almasını” emretti. Azrail Aleyhisselâm indi ve yeryüzünün her bir köşesinden toprak parçası aldı. Sonra onu çamur ve hamur haline getirdi ve Adem Aleyhisselâma “meleklerden bir topluluk ile yeryüzüne inmesini ve Arz’ın kalbi ve vâsıliyn’in gözlerinin sürmesi olan beyaz toprak almasını” emretti. Cebrail Aleyhisselâm da Seyyid ül Mürselin Efendimiz’in mübarek kabri (olacak) olan mukaddes toprağa indi. Oradan bir parça beyaz toprak aldı. Onu Naîym Cenneti’ndeki Ayn-ı Tesnîm’e (Cennetteki ırmaklardan birinin adı) götürdü. Oranın suyu ile bu toprağı çamur yaptılar. Parlak bir yıldız gibi oldu. Cennetin bütün nehirlerinde onu yıkadılar. Sonra Cebrail Aleyhisselâm Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru için olan bu maddeyi aldı. Onunla beraber Semavat, Arz ve deniz-okyanusları gezdi. Şerefini mahlukata bildirdi. (9) Adem Aleyhisselâm yaratılmadan bin sene evvel mahlûkat Efendimiz Aleyhisselâm’ın kadrini anlamış oldular. Sonra Allah’ü Teâlâ parlak bir yıldız gibi olan bu mukaddes maddeyi Hazreti Adem’in çamuruna katmalarını emretti. Onlar da kattılar. Uzun zaman böylece kaldı. Sonra insan cesedinin sureti yaratıldı ve Nebi Aleyhisselâm’ın Hicaz toprağından alınan bu nuru Adem’in yüce sulbüne konuldu. Seyyid-ûl enâm’ın nuru sebebi ile melekler bu yüce varlığa secde ettiler. (10) Melekler kendisinin arkasında saf oldular. Hazreti Adem de meleklerin kendi önünde olması için bu nuru alnına koymasını Rabb’inden istedi. Nur alnına nakledildi. Sonra Rabb’inden bu nuru kendisinin de görebileceği bir uzvuna nakletmesini istedi. Tespih parmağına konuldu. Cennette olduğu sürece o nuru gözlerine sürerdi. Zillet evi (olan dünyaya) intikal ettiğinde bu nur da sulbüne iade edildi. Denildi ki: Adem Aleyhisselâm, kendisinden zelle sadır olduğu zaman yüz yıl gece-gündüz ağladı. Öyle ki akan gözyaşlarından nehir oldu. Bakliyat ve ağaçlar bitti. Sonra bir gün başını Arşa doğru kaldırdı. Bir de ne görsün orada; “ Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasülüllah” yazılı. Bunun üzerine şöyle yalvardı: -“Allah’ım, Muhammed hakkı için hatamı affet ve tevbemi kabul buyur.” Bunun üzerine Hazreti Allah tevbesini kabul etti. Haberde şöyle geldi: Allah ü Teâlâ Hazreti Adem’e şöyle vahyetti: -Sen tevbenin kabulünde Habibim Muhammed’i vesile kıldın. İzzetim ve Celâlim hakkı için, eğer hata eden müminlerin tamamının affına vesile kılmış olsaydın, Habibim Muhammed hürmetine elbette affederdim. Ey evlatların ve babaların en hayırlısı Ve ey korku ve zararları def eden hayırlı şefaatçi: Mevlâ her kerameti sana tahsis etti Ve sen Ebul beşer (Adem’e) şefaatçi oldun. Ey Nebilerin hayırlısı, bana da şefaat et, Zira bana, horluk ve zilletin zararı dokundu. Rivayet: Peygamberimiz A.S.’ın nuru Mekke’de Hazreti Adem’in, gemide Hazreti Nuh’un, ateşin içinde iken Hazreti İbrahim’in sulbüne intikal etti. Böylece, secde eden sulplerden temiz rahimlere geçmek suretiyle ana babasından bu alemi şereflendirinceye kadar intikal etti. NUR BABASINA İNTİKAL ETTİ Vâkıdî’den: Hac mevsiminde Habib S.A.V.’in telbiyesi İlyas bin Mudır’ın sulbünden işitirdi. Bu nur, dedesi Abdül Muttalib’in alnında daha çok parıldar oldu. Sonra babası Abdullah-i Zebih’in alnında zâhir oldu. Ne zaman ki Celil olan Rabbimiz ervâh semâsından vücut âlemine onun zâtının güneşinin doğmasını murâd etti. Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın kalbine nikâh sevgisini ilkâ etti. Annesine: -“Güzellik ve Cemâl sâhibi, ölçü ve görüş sahibi bir kız ile evlendirmeni arzu ediyorum. Nesebi âli, soyu yüce olsun.” dedi. Annesi: -“Baş üstüne, arzunu derhal yerine getiririm.” dedi ve Kureyş Kabilelerini araştırmaya başladı. Hasep, nesep ve cemâl-güzellik sahibi kız bulunan hiç bir ev bırakmadı. Vehb’in kızı Amine’nin dışında hiç birisini beğenmedi. Oğluna geldi ve durumu haber verdi. Görüşler ve sözler Amine üzerine ittifak etti. Amine, ana babasından Abdülmuttalib oğlu Abdullah için istenildi ve nişanlandı. Saadet ve ikbal kendilerine yardım etti. 400 dirhem saf altın, 400 dirhem gümüş, yüz deve, yüz sığır ve yüz koyun mihr-i muaccel gönderdi. Düğün ihtiyaçlarını hazırladılar. Ziyafet kazanlarını kurdular. Tayin edilen günde toplanmaları için kabilelere elçiler gönderdiler. İnsanlar grup grup toplandı. Sürur ve sevinç ile iştirak etti. Düğün ve zifaf Recep ayının bir Cuma gecesi vuku buldu. O saatte vücut sedefinde yetim inci (Efendimiz Aleyhisselâm) kararlaşmış oldu. O gece, o mübarek nur Abdullah’ın alnından ayrıldı. Rivayete göre Amine validemiz Peygamberimiz Aleyhisselâm’a hamile olunca Arap kadınları kendisine haset ettiler. Hatta yüz kadın üzüntüsünden öldü. (11) Şair ne güzel söylemiş: Gönüller sükûnet buldu, sevinçle yaşa ey ceset! Bu nimet duracaktır ilel ebet. Vücudu ruhu, bir olan zatın arzusudur, O olmasaydı seven için varlık tamam olmazdı. İsa, Adem ve bütün önderler (peygamberler), Onlar birer gözdür, o ise gözlerin nuru. Şeytan o nurun Adem’in yüzündeki parıltısını görseydi, Adem’e evvela secde eden o olurdu. Veya Nemrut onun cemalinin nurunu görseydi, İnadı bırakır, Halil (İbrahim) ile birlikte Celil’e ibadet ederdi. Lâkin Allah’ın cemali bu nuru örttü (de göremediler). O nur ancak Samed olan Allah’ın lütfu ile görülebilir. NURUN ANNESİNE İNTİKAL ETTİĞİ GECE Rivayet edildi ki: Amine validemiz Peygamber Efendimize hamile olduğu gece Semâ ve Arz’da şöyle nida edildi: “Muhammed’in saklı nuru bu gece Amine’nin karnında karar buldu. İnsanlar için müjdeleyici ve korkutucu olarak çıkarılacaktır.” Rıdvan’a (Cennet’in kapıcısı olan büyük melek), Muhammed Aleyhisselâm’ın mükevvenata gelişine bir ikram olarak bu gece Cennet kapılarını açması emredildi. O gece bütün putlar yüz üstü düştüler. İblis (Aleyhillâne) Ebu Kubeys dağından seslendi ve avanesi toplandı. Onlara şöyle dedi: -“Yazıklar olsun size ey şeytanlar; bu gece annesi, Muhammed’e hamile oldu.” (12) Bu gece, Kureyş’in bütün hayvanları konuştu ve şöyle dedi: -Annesi, Muhammed’e hamile oldu, Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki o, dünyanın nuru ve dünyadakilerin kandilidir. Rivayet edildiğine göre, yine bu gece Kisra’nın (o devrin en büyük devleti) sarayındaki sütunlar, burçlar çöktü. Sâva gölü kurudu. Meliklerin saraylarının direkleri sallandı. Bu şerefli hâmileliğin her ayında Semâ ve Arz’da nidâ edilir ve şöyle denilirdi: -“Mustafa’yı Emin’in (gelişinin) yaklaşmasını müjdeleyin.” Rasülüllah Efendimizin annesi Âmine validemiz diyor ki: -“Hamileliğimin altı ayı geçtiği zaman gaibten bir ses işittim, şöyle diyordu: -“Ey Âmine, emin bulunan çocuğun doğumuna hazır ol.” Denildi ki: Hazreti Âmine’ye rüyada bir kimse geldi. Ayağı ile ona dürttü ve alemlerin efendisine hamile olduğunu haber verdi. Kısaca Efendimiz Aleyhisselâm’ın annesi Âmine validemiz, hâmileliği müddetince onun kadr’ü kıymetine delâlet eden kerametler, apaçık deliller, hârikulâde hadiseler gördü. Onun mübarek vücudu bu nur ile doğdu. EFENDİMİZİN DOĞUMU Allah’ın kullarının en hayırlısı bulunan Efendimizin doğum ayında ulemâ ihtilaf etti. Bazısı Safer, bazısı Recep, bazısı tarafından da Ramazan ayında doğduğu söylendi. Fakat sahih olan, Rebiulevvel ayında doğduğudur. Hoş geldin, safa geldin ey ayların sultanı, Zira o, gözlerin nuru ve mahzunların rahat (vesilesidir). Bizim Rebî’imiz ve salih kulun Rebî’idir. (Rebiulevvel) Me’mûn olan (peygamberin) velâdeti onda meydana geldi. O olmasaydı kalpler ilâhını anlayamazdı, Çünkü, sünnetlerin ikâmesi onun tarafından sağlandı. Peygamber S.A.V.’in Rebiulevvel ayında doğduğunu söyleyenler de gününde ihtilaf ettiler. Bazıları ikinci, bazıları da sekizinci günü olduğunu söylediler. Lâkin ekserisi Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi olduğunu ifade ettiler. (13) Şair ne güzel söylemiş: İslâm’da bu ay için diğerleri üzerine fazilet, Üstünlük ve fevkalâdelik vardır. Kendisinde, o isim ve mana doğdu. Doğumunda hârikulâdelikler meydana geldi. Rebî’dir, bahar içinde bahar, Ve nurdur, nur üstüne nur, nur üstüne nur. Hazreti Âmine, o geceyi şöyle anlatıyor: -“O gece çok aydınlık bir geceydi. Semâda karanlıktan bir eser yoktu. Abdülmuttalib bütün çocukları ile birlikte Ka’be-i Muazzama’da duâ ve niyâza gitmişti. Yanımda hiç bir erkek ve kadın yoktu. Yalnızlığın verdiği korku vardı. Bana düşen ağlamaktı. Çünkü kadınlara gelen doğum ağrı ve sancıları bende de başlıyordu. Ben bu halde iken, içeriye hurma ağacı gibi uzun boylu bir takım kadınlar girdi. Onlara hayret ettim. Bana: -“Biz Âsiye (Firavunun zevcesi) ve Meryem’iz, bunlar da huriler,” dediler. O anda ben, Sema ile Arz arasına uzatılmış beyaz, ipekli bir kumaşın içinde idim. Birisinin şöyle dediğini işittim: -“Onu insanların gözleri (önünden) alın.” Yine, ellerinde gümüşten ibrikler bulunan ve havada duran bir takım erkekler gördüm. Vücudumdan, miskten daha güzel kokulu ter akıyordu. Doğum ânı geldi. Durum bana şiddetlendi. Sanki ben bir takım kadınlara dayanıyordum. O kadar çok idiler ki... Sanki evde benimle beraberdiler. O anda Muhammed A.S. dünyaya geldi. Onu çok güzel bir şekilde doğurdum. Asla acı ve ağrı hissetmiyordum. (14) Ş i i r : Bu, (Allah’ın) habibidir ki onun misli doğmadı. Nur, onun kıvılcımlarından yanmaktadır. Cibril onun güzellik köşkünde nida etti, O, mükevvenatın övünç kaynağıdır, o Ahmet, O, yüzü güzeldir, o Mustafa, O, gözlerin sürmesidir, o emced. Onun na’tı yücedir, o Mürteza, O vasfı güzeldir, o Mesned, O, bütün efendilerin efendisidir, O, evet o hâmiddir, Muhammed. Onun içindir şerefli, azim halk, Allah buna şahittir, etmem tereddüt. Üzerine giydirilmiş nefis elbiseler, Ki onların benzeri gayri mevcut. O Rasülü müctebadır, o Nübüvvet ve risaletin sonudur, olun şahid. Müjde bize, müjde bize onun sayesinde Saadet, hidayet ve şeref hâsıl oldu bize. Allah salât etsin sana ey kâinatın hayırlısı Meclislerde okunmaya devam edildikçe mevlid. Hazreti Amine validemiz anlatıyor: (15) Dürr-ü yetimi (Hazreti Muhammed) doğurduğum zaman doğurduğum yerde bulamadım. Göz gezdirdim, araştırdım, baktım ki evimin başka bir odasına kaldırılmış. Odanın içi nur ile dolmuştu. Odaya girdiğimde habibimi bir beyaz yünlüye sarılmış, yeşil bir ipek içinde, sünnet olmuş, sürmelenmiş ve güzel kokular sürülmüş olarak, tazarru eden duacı gibi ellerini semaya kaldırmış vaziyette gördüm. Birisinin şöyle dediğini duydum: -“Muhammed Mustafa’ya Adem’in ahlâkını, Şit’in marifetini, Nuh’un şecaatini, İbrahim’in hulletini (içten sevgi, dostluk), İsmail’in vadine sadakatini, İshâk’ın rızasını, Lût’un hikmetini, Yûşa’nın cihadını, Musa’nın şiddetini, Danyal’ın muhabbetini, Davud’un tevbesini, Eyyûb’un sabrını, İlyas’ın vakarını, Zekeriyya’nın kabulünü, Yahya’nın ismetini ve İsa’nın zühdünü verin.” Böylece onu enbiyanın ahlâkına daldırdılar. Abdülmuttalib anlatıyor: Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellem doğduğunda Kâbe’de tavafta idim. (16) Beyt-i Şerif’in bütün direk ve sütunlarıyla Makam-ı İbrahim’e doğru eğildiğini gördüm ve onun fasih bir şekilde tekbir ve tehlilini duydum. Sonra Beyt doğruldu ve şöyle dedi: -“Habibi Muhammed Mustafa hürmetine beni sâir mekânlar üzerine faziletli kılan Allah’a hamdolsun.” Daha sonra Kabe’nin bölümlerinin bazısı diğer bazısına Aleyhisselâm’ın gelişini müjdeledi. Bu manzaraya şahid olunca Safa kapısından çıktım ve Mustafa’nın (Aleyhisselâm) evine yöneldim. Kabe’nin üzerindeki putların baş aşağı düştüklerini gördüm. Âmine’nin evini de kuşların ihâta ettiğini gördüm. Evin kapısını çaldım. Seyyid ül Ebrâr’ın (Aleyhisselâm) annesi çıktı. Kendisinde doğum zafiyeti ve nifâs rahatsızlığı yoktu. Titremeğe başladım. Dedim ki: -“Alnında taşıdığın nur nerde?” Şöyle cevap verdi: -“Onu en güzel bir şekilde dünyaya getirdim. Hâtiften de bir ses işittim, şöyle diyordu: -Ey Âmine, bu yavrunun adını “Muhammed” koy. Bunu işitince dedim ki: -“Ey Âmine, çocuk nerede?” Küçük bir odayı işaret etti. Oraya yöneldim. Bir de ne göreyim; kapıda dehşetli, sağlam yapılı, iri yarı bir şahıs duruyor. Beni bir titreme aldı. Dedi ki: -“Meleklerin ziyareti bitinceye, üç güne kadar yanına girmen mümkün değil.” Hazreti Âmine anlatıyor: Birisinin şöyle dediğini işittim: Onun namına, bir olan zata sığınırım Her haset edicinin şerrinden, Her ayaktakinin ve oturanın şerrinden, Yollarda, caddelerde, Gözetleyip alanın şerrinden Her inatçının fitnesinden, Onun adına Allah’a sığınırım. Aleyhisselâm Efendimiz beşikte iken ay ile konuşurdu. Ay’a işaret eder, Ay da onun işaret ettiği tarafa giderdi. Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem de: -“Ben ay ile, o da benimle konuşurduk, beni ağlamaktan men etmek isterdi ve ayın, Rahman’ın Arş’ının altında secdeye varırken hasıl olan sesini işitirdim.” buyurdular. Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın hususiyetleri hakkında zikredildi ki, melekler onun beşiğini sallardı. (17) PEYGAMBERİMİZ ALEYHİSSELÂM’IN EMZİRİLMESİ (Annesinden sonra) Peygamberimizi ilk emziren, amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe Hatun’dur. Sonra Halime-i Sa’diyye emzirmiştir. Zikredildi ki; Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem dünyaya geldiklerinde: -“Misli için kıymet bulunmayan bu dürr-ü yetimi (emzirmeyi) kim tekeffül eder?” denildi. Kuşlar: -“Biz tekeffül eder, (emzirilmesini) üstleniriz,” dediler. Vahşi hayvanlar, canavarlar ise: -“Biz bu işe daha layığız,” dediler. Bunun üzerine Kudret lisânı şöyle nida etti: -“Şüphesiz Allâh’ü Teâlâ kadim hikmetinde yazdı ki; kerim olan nebisi halime (yumuşak huylu) olan Halime’yi emecektir. HALİME HATUN ANLATIYOR Pek kurak bir senede, Beni Sa’d bin Bekir kabilesi kadınları ile beraber emzirilecek çocuk aramak için Mekke’ye gelmiştim. Zayıf bir merkep ve yaşlı, sütten kesilmiş bir devemizle geldik. Yanımızda da süt emen bir çocuğumuz vardı. Vallahi benim sütüm yetmiyordu. Devemizin memesinden de çocuğa gıda olabilecek bir tek damla bile süt sızmıyordu. Geceleri uyuyarak Mekke’ye geldik. Vallahi, bizimle gelen bütün kadınlara Rasülüllah arz edilmiş, “O yetimdir.” denilince almaktan kaçınmışlardı. Ben hariç bütün arkadaşlarım emzirecek bir çocuk almış, ama ben ondan başkasını bulamamıştım. Kocama: -“Vallahi, arkadaşlarımın arasında emzirecek çocuk almadan eli boş dönmek istemiyorum, bu yetimi alacağım.” dedim. Almak üzere gittim. Baktım ki, (ipekten) bir kumaşa sarılmış, kendisinden misk kokusu geliyordu. Sırt üstü yatmış, (mışıl mışıl uyuyordu.) Uykusundan uyarmağa kıyamadım. Elimi göğsüne koyunca gözlerini açtı ve bana bakarak gülümsedi. İki gözünden çıkıp semaya kadar ulaşan nurları gördüm. Gözlerinden öptüm ve sağ mememi verdim. Ondan dilediği kadar emdi. Değiştirip sol mememi verdim, emmedi. Bundan sonra hep sağ memeyi emdi. Allah Sübhanehü ve Teâlâ adaleti ile kendisinin bir ortağı olduğunu ilham etmiş ve oda sol memeyi süt kardeşine bırakmıştır. Sonra onu aldım, kocamın yanına vardığım zaman bizi karşılamaya kalktı. Devenin de memeleri sütle dolmuştu. Dedi ki: -“Ey Halime! Vallahi, mübarek, uğurlu bir insan yavrusu almışsın. Görmez misin ki hayırlı ve bereketli bir gece geçirdik.” Halime diyor ki: -“İnsanlar birbirlerine veda ettiler. Ben de Nebi Aleyhisselâm’ın annesi ile vedalaştım. Sonra merkebimize bindim. Muhammed’i de önüme aldım. Merkep Kabe’ye doğru üç defa secde etti. Başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Sonra öyle bir yürüdü ki, kafiledeki hayvanların hepsinin önüne geçti. Arkamda kalan ve bu duruma şaşıran kadınlar dediler ki: -“Ey Halime! Bu merkep, gelirken üzerine bindiğim merkep mi? Sen bizimle beraber aç idin. Seni rahatlattı ve öne geçirdi.” Ben de: -“Evet, Vallahi bu, işte o merkeptir.” dedim. Hayret ettiler ve: -“Muhakkak bunda şaşılacak bir hal var,” dediler. Yine Halime Hatun diyor ki: -“Nihayet, Beni Sa’d yurduna geldik. O zaman yeryüzünde Beni Sa’d toprağı gibi kuraklığa uğramış bir toprak bilmiyorum. Biz onu getirdikten sonra koyunlarım karınları tok ve memeleri sütle dolu olarak eve dönüyordu. Halbuki insanlar, koyunlarının memesinden sağacak ve içecek bir damla süt bulamıyorlardı. Hatta kavmimiz çobanlarına: -“Siz de davarlarımızı Ebu Züeyb’in kızının çobanlarının otlattığı yerlerde otlatın.” diyorlardı. Hâşimi (Muhammed) ile erişti Halime İzzet ve şerefin zirvesinde yüce makama. Hayvanları çoğaldı, çayır çimenle doldu mahalle, Bu saadet umumi oldu, tüm Benî Sa’de. Halime Hatun, Rasülüllah’ın konuşma zamanı gelince ilk önce “Allâh’ü Ekber Kebîrâ, vel hamdü lillâhi kesira, ve sübhânallâhi bükraten ve asîlê” dediğini ifade ediyorlar. Peygamberimiz gelişip yürüyecek çağa geldiği zaman çıkar, çocukların oyunlarını seyrederdi. Halime Hatun ise uzaklara göndermezdi. Havanın sıcak olduğu bir gün süt kardeşi Şeyma ile beraber koyun otlatmaya çıkmışlar, farkında olmadan uzaklaşmışlardı. Halime aramaya çıktı ve onu kardeşi ile beraber buldu. -“Bu sıcakta (ne yaptınız)?” dediğinde Şeymâ dedi ki: -“Kardeşim (Muhammed) hiç sıcaklık hissetmedi. Bir bulut gördüm, onun üzerine gölge oluyordu. (Ne tarafa gitse bulut da beraber gidiyordu.) Yine Halime Hatun anlatıyor: Hazreti Muhammed’i sütten kestiğim zaman (iki yaşında) annesine teslim etmek üzere götürdüm. Onunla hasıl olan bereketi gördüğüm için de yanımızda kalmasını çok istiyorduk. Annesiyle konuştuk ve dedik ki: -“Büyüyünceye kadar yanımızda kalmasına müsaade etmenizi isterim. Ayrıca biz, onun Mekke vebasına yakalanmasından da korkarız.” Böyle deyince Hazreti Âmine ciğerparesinin bizim yanımızda bir müddet daha kalmasına razı oldu. Biz de onunla birlikte geriye döndük. Beni Sa’d yurduna dönüşümüzden bir ya da üç ay sonra süt kardeşi ile beraber evimizin arkasında bulunan yeni doğan kuzuların yanına gitmişti. Kardeşi koşarak geldi ve dedi ki: -“Beyaz elbiseli iki kişi Kureyş’li kardeşimin yanına geldi. Onu yatırıp karnını yardılar.” Babası ile beraber çıktık. Koşarak yanına gittik. Ayakta, ama rengi atmış bir halde bulduk. Babası boynuna sarıldı ve: -“Yavrucuğum, sana ne oldu?” diye sordu. Cevaben dedi ki: -“Beyaz elbiseli iki kişi gelip beni yatırdılar. Karnımı yardılar. Oradan bir şey çıkarıp attılar. Sonra da eski haline getirdiler.” Muhammed’i alıp beraberce evimize döndük. Kocam dedi ki: -“Ey Halime! Ben bu çocuğumun başına bir musibet gelmesinden korkuyorum. Korktuğumuz başımıza gelmeden önce onu ailesine götürüp teslim et.” Halime Hatun diyor ki: -“Onunla merkebe binip annesine götürdük. Hazreti Âmine: -“Çocuğu niçin getirdin? Onu yanında alıkoymayı çok istemiştin.” dedi. Biz de: -“Başına bir felâket gelmesinden korkuyoruz, dedik ve hadiseyi kendisine haber verdik.” Hazreti Âmine dedi ki: -“Yoksa ona şeytanın dokunabileceğinden mi korktunuz? Hayır! And olsun ki şeytan, ona dokunmağa hiçbir zaman yol bulamaz. Benim oğlumda büyük bir hâl ve şan vardır. Aleyhisselâm Efendimiz dört yaşına geldiğinde annesi, sekiz yaşında iken dedesi Abdülmuttalib vefât etti. Bunun üzerine amcası Ebu Talib onu himayesine aldı. (18) Halime Hatun diyor ki: Habib (Efendimiz) on yaşına geldiğinde benim faziletimi ifade ediyordu. Yirmi yaşında benimle iftihar eder, otuzuna geldiğinde “Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki bu benim annemdir.” dedi. Kırk yaşına geldiğinde Arapların ileri gelenlerinin yanında benimle övünürdü. Elli yaşına geldiği zaman kendisini ziyaretimde ridây-ı şerifini altıma sererdi. Altmış üç yaşına gelinceye kadar ben onu, o da beni ziyaret etmeye devam ettik. Salavâtüllâhi aleyhi ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaiyn. Rivayete göre: Rasülüllah Aleyhisselâm on iki yaşına geldiği zaman amcası Ebu Talib ile birlikte Şam’a gitti. Yirmi yaşında iken yanında Ebu Bekir Radıyallâhü Anh olduğu halde ticaret için Şam’a gitti. Yirmi beş yaşına geldiğinde Hatice binti Hüveylid (Radıyallâhü Anha) için ticaret kafilesinde Şam’a tekrar gitti. Yanında Hazreti Hatice’nin kölesi Meysere de vardı. Kırk yaşına geldiği zaman Hazreti Hatice’nin kendisini arz etmesi ile onunla evlendi. (19) Aleyhisselâm Efendimiz kırk yaşına geldiği zaman ise Allah’ü Teâlâ kendisini âlemlere rahmet ve bütün mahlukata peygamber olarak gönderdi. DUA Bizleri Kerim olan Nebi ve Raûf olan Rasül’ün ümmetinden kılan Allah’a hamd olsun. Onu tasdik edip inananlara müjdeler olsun. Onu yalanlayanlara ve münafıklara da yazıklar olsun. Allah’ım, bizlere yakîn elbisesini giydir ve tevfikin ile bizi sabikîyna ilhâk et. Onlar ki; tefekkür aynasında günahları kendilerine göründüğü zaman yataklara yatmazlar, kendi ayıpları başkalarının ayıplarını görmeye mâni olur, Allah zikir edildiği zaman kalpleri ürperir. Allah’ım! Efendimiz Muhammed Aleyhisselâm’a salât ve selâm et, ki o senin kulun ve Rasül’ündür. Hayır önderi, ümmetin direği, rahmet peygamberidir. Haşimi, Kureyş’li, Arap ve ümmi olan bir nebidir. Sen risâleti onunla mühürledin, kafirlere korku vermek suretiyle ona yardım ettin. Ay’ı onun için ikiye ayırdın, kurtları ve ağaçları konuşturdun. Onun duası ile yağmur damlalarını indirdin. Taşlar ve çöller onun yüzü suyu hürmetine yeşerdi. Büyük korku günündeki vesileyi ve şefaat-i kübrayı ona tahsis ettin. Onun ümmetini ümmetlerin en hayırlısı kıldın. Geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladın. O peygamber ki risâleti tebliğ etti, emaneti edâ etti, ümmetine nasihat etti, gam ve hüznü dağıttı, zulmet ve karanlığı giderdi, hakkıyla cihat etti, ölüm gelinceye kadar sana kulluk yaptı. Allah’ım! Dünyada zikrini yüceltmek, dinini izhar ve şeriatını ibkâ etmekle onu tâzim et. Ahirette de ümmetine şefaat ettirmek, ecir ve sevabını çoğaltmak, Makamı Mahmud ile faziletini arttırmak, şahid olan mukarrabînin önüne geçirmek suretiyle yücelt. Allahım! Ona, onun âli, etbâı ve ensârına, sırlar hazinesine, nurlar menşeine, hakkını eda edeceğimiz ve senin razı olacağın şekilde salât ve selâm et. Allahım! Rasülüne vesileyi ver ve onu Makam-ı Mahmud’a , akd edilen sancağı (livaül hamd), havzı kevseri ver. Enbiyâ-i mürselînden olan kardeşlerine de salât et. Velhamdü lillâhi Rabbil âlemin...

Bu haber 2375 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

DİN & İBADET

Kadir Gecesi Hangi Gündür

Kadir Gecesi Hangi Gündür Ramazan, pazar günü başlarsa, Kadir gecesi 29. gecedir. Salı başarsa 27. gece, perşembe başlarsa 25., cumartesi baş...

Teravih namazı için alacağımız manevi mükafatlar

Teravih namazı için alacağımız manevi mükafatlar Ramazan ayında kılınan teravih namazlarının her birinde ayrı bir hikmet olduğunu biliyor muydunuz?İmam-ı Gazali Haz...

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

DÜNYA BİZİM

MÜSLÜMANCA YAŞAM

OSMANLI


ALPEREN

OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


NAMAZINI KIL


İSLAM HUZUR

YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi