BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

DUA SANA

CAMİYE GELİN

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

Alperen

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

EN ÇOK OKUNANLAR

HABER ARA


Gelişmiş Arama

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

Mühür

VELÎLER DİLİNDEN 4

VELÎLER DİLİNDEN 4

Tarih 26 Mart 2021, 11:38 Editör HÜSEYİN NECATİ

Bu kitap, sûfiyenin büklerinden Alâaddin Attâr Hazretlerinin Tezkiretül Evliya isimli eserinden, Abdurrahman Camî Hazretlerinin Nefahâtül Üns isimli meşhur eserinden, Mevlânâ Sâfiyûddin Hazretlerinin Reşâhat Aynülhayat isimli cevher dolu eserlerinden seçilip sadeleştirilmiş ve VELÎLER DİLİNDEN ismi verilip zübde halinde ihvan-ı dînin istifadelerine arz edilmiştir.

EBÛL HAYR HABEŞÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Altmış yıl Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'de oturdum. Mahrumiyet ve zahmet anında insanlardan bir şey istemek dilediğim zaman gizli bir ses "Utanmaz mısın ki, o yüzle Bize secde edersin" derdi.

 

İBRAHİM ŞEYBAN EL-KİRMANŞÂHÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Meşâyih-i Kirâma hürmette bulunmayan kimse, yalan davalara, nursuz ve faydasız boş işlere tutulur ve bunlarla zelil olur.

 

MEVLİD ES-SÔFΠ ER-RUKKÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Fakrın hakikatı : Hak Teâlâ'dan başka bir şeyle zenginlik talep etmemektir.

 

MÜSLİM-İ MAĞRİBÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Zahirini düzeltmekle meşgul olanlar, Allah'ın yarattıklarından korkar. Bâtınını düzeltmekle meşgul olanlardan da yaratılmışlar korkar.

 

EBÛ MANSUR HIREVÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Cömertlik (fütüvvet), nefsi hakir tutmak ve müslümanlara hürmetli olmaktır.

 

 

ABDURRAHMAN ER-RÂZI EŞ-ŞÂ'RÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Marifet , Allahü Teâlâ ile aranda olan perdeyi yırtar.

 

-  Dünya,  seninle Hak Teâlâ arasında perde olan şeydir.

 

- Şikâyet ve gönül darlığı, marifet azlığından ileri gelir.

 

EBÛ AMR BİN BUHAYD (K.S.)

 

Buyurdu:

- Allah'tan başkası ile ünsiyet hasıl etmek vahşettir (yalnızlıktır).

 

ŞEYH EBÛ ABDULLAH-I RUDBÂRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Tasavvuf , tekellüf (gösteriş) ve yol aramayı (kuvvet kullanmayı) terkedip, şereflenmeyi ortadan kaldırmaktır.

 

EBÛ ABDULLAH EL-MUKIRRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Hakîkî fakir , her şeye mâlik olduğu halde kendine hiç bir şey mal etmeyendir.

 

- Kişi, kardeş ve dostlarının hizmetlerinden izzet (büyüklük) duysa, Hak Teâlâ ona öyle bir zillet (aşağılık) verir ki, kat'iyyen ondan kurtulamaz.

 

-  Cömertlik , kişinin düşmanı ile güzel muamele etmesi, malını hoşlanmadığı kimselere de sarfetmesi ve tabiatının nefret ettiği kimse ile dostluk ve sohbet etmesidir.

 

EBÛ ABDÜ'L KASIM EL-MUKARRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Ârif,  kendinin marufudur (Kendini bilir) ve kendini öyle meşgul eder ki, halka kabul veya red nazarı ile bakmaz.

 

- Tasavvufa girmek bereketin başlangıcı, kişinin kendi nefsinden ve şeyhlerinden haber veren sadıkları tasdik etmesidir.

 

EBÛ MUHAMMED ER-RÂSİBÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Tasalar, sıkıntılar, günahların cezasıdır...

 

-  Sôfî , yerin kendini götürmediği, göğün üzerine gölge salmadığı ve halkın kendini kabul etmediği kimsedir ki, onun bütün hallerinde mercî Hak Teâlâ'dır...

 

ŞEYH ŞİRVÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Sıddıkların dimağından en son çıkan şey, riyâset sevgisidir.

 

- Kim bâtıl sebebiyle izzet istese, Hak Teâlâ onu bir çok hallerde hor ve hakir eder...

 

- Tasavvuf , halkı terk etmek ve himmette yalnız kalmaktır.

 

- Bu halk bir mihnettir ki, neye karışsa ve el atsa, onu ifsat eder. Bunların sohbetinden sakınmak lâzımdır...

 

- İnsanların âfeti yine insanlardır...

 

EBÛ BEKİR VERRÂK (K.S.)

 

Buyurdu:

- Müslümanlarla sohbet ederken size konan sineği kovmayınız. Zira gidip başka müslümanın başına konar.

 

EBÛ HÂMİD-İ DOSTAN (K.S.)

 

* Su istedi. Veridiler; bardağı bir müddet elinde tuttu. Sebebi soruldu:

- Bir sinek su içiyor, o içsin diye bekledim. Hakk'ın dostları zahmetle bir şey yiyip içmek istemezler, dedi.

 

EBÛ NASR ES-SİRÂC ET-TUSÎ (K.S.)

 

- Benim toprağımın önünden geçirilen her cenaze affolunur, buyurmuş; buna Tûs ahalisi de riayet etmiştir...

 

EBÛ ALİ DEKKÂK (K.S.)

 

* Gece namazından bahseden tüccar bir müridine:

 

- Sana lâzım olan, murdar dünyayı kendinden uzak tutmandır. Başı ağrıyan kişi, ayağına ilaç sürmekle sıhhat bulmaz. Eli kirli olan da kolunu yıkamakla temizlenmez, Buyurdu.

 

ŞEYH EBÛ'L HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Sôfî,  yokluğu tahsil etmiş olan kimsedir.

 

- Sôfî,  gündüz güneşe, gece ay ışığına ihtiyacı olmayan kişidir.

 

-Sôfîlik , varlığa ihtiyaç göstermeyen bir yokluktur.

 

* "Kişi kendi uyanıklığını ne ile bilir?" sualine:

- Hakk'ı yâd ettiği zaman tepeden tırnağa kadar Hakk'ın kendini yâd ettiğinden haberdar olmasıyla, Buyurdu.

 

- Sıdk, gönül konuşmasıdır. (Yani gönülde olanı söylemek...)

 

- İhlâs , Allahü Teâlâ için yapılan her şeydir. Halk için yapılan her şey ise  riyâ ..

 

- Siz "Allah" dediğiniz halde, başka bir şey söyleyen kimse ile kat'iyyen arkadaşlık etmeyin!

 

- Bir kimse bir işle meşgul olup da onunla Hakk'ın rızasını dilese, Kur'an okuyup da onunla Hakk'ı dileyenden daha iyidir.

 

- Peygamber'in mirasına vâris olan kimse, O'nun fiiline uyandır, yoksa kâğıt karalayan değil.

 

- Cihanda âlimler ve âbidler çoktur. Sana faydalı olan, her gün akşama kadar Hakk'ın beğendiği işte olman, sabaha kadar da Hakk'ın beğendiği amelde bulunmandır.

 

- Gönüllerin en parlağı ve nurlusu içinde halk bulunmayandır. Amellerin en iyisi, içinde mahlukat fikri olmayandır.

Nîmetlerin helâli, senin gayretinle hasıl olandır.

Dostların en iyisi, yaşayışı Hak ile olandır.

 

ŞEYH EBÛ SAİD BİN EBÜL HAYR (K.S.)

 

Buyurdu:

- Allah ile kul arasında perde; yerler, gökler, Arş ve Kürsî değil, senin varlık ve benlik örtündür. Bunu aradan kaldırırsan Hakk'a kavuşursun.

 

* Bir derviş şeyhine:

- "Efendim seninle âsûde olmak isterim. Zirâ âlemi gezdim, ne âsûde oldum ne de âsûde olmuş bir kimse gördüm" dedi.

Şeyh:

- Niçin kendinden el çekmedin. Böyle edeydin, (kendini bırakıp Rabbine teslim olaydın) hem sen âsûde olurdum, hem de halk senden âsûde olurdu, dedi.

Büyükler bu sözü beğenmiş ve "Bundan daha yüce bir söz olmaz", demişler.

* * *

 


 

 

REŞAHAT'TAN SEÇMELER

 

İSMAİL ATÂ TAŞKENDİ (K.S.)

 

* "Filân kasaba halkı seni zemmediyor" dediler.

 

- O mollalar bizim sabunumuz. Onlar olmasa nasıl temizleniriz, dedi.

 

* Şefkat hususunda Buyurdu:

 

- Halkı sev. Ona güneşte gölge, soğukta kaftan, kıtlıkta emek ol.

 

Bu sözleri Hoca Ubeydullah Taşkendî Hz.leri çok beğenip "Her hikmeti toplayıcı kelam" demiştir...

 

* Bir dervişine: "Seninle tarikat arkadaşı olduk. Bizden bir nasihat kabul et:

 

- Bu dünyayı süslü bir mezar say, Allah ile kendinden başkasını yok bil. Nihayet Tevhid denizinde öyle yok ol ki, sen de aradan çık ve "Var olan ancak Allah'dır" sırrına er", buyurmuştur.

 

ŞEYH CEMÂLEDDİN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Bir kısım insanlar var ki Allah'ın zikrinden kalblerine kasvet gelir. Zira zikri, edebine riayet etmeden gaflet ve nefsâniyetle yaparlar.

 

- Sadık mürid, gönül aynasını dünya nakışlarından temizleyince kendinde yokluk hissetmeye başlar. Vücudunu ve dünyayı göremez ve hatırlayamaz olur. Bu hale tasavvuf dilinde "Adem[28]" ve "Gaybet[29]" derler. Bu hal saadet sabahından ve İlâhî vuslat anından ilk işarettir.

 

ABDÜLHÂLİK GUCDÜVÂNÎ (K.S.)

 

* "Faslül Hitâb" isimli eserden öğütleri, tarîkatlarında senet, delil olarak gösterilir. Bunlar her tarikatta kabul edilmiş ve Allah’a ulaşmağa yardımcı, şeriat ve sünnete uymakta ve nefse karşı durmakta teesirlidir. Kendilerine Hızır (A.S.)'ın tâlim ettiği gizli zikrin maksadı, yabancıların gözünden saklanmaktır.

 

VASİYYETİ:

- Ey Oğul! Edeb ve takvâ üzerinde ol! Geçmiş büyüklerin eserlerini oku. Sünnet ve cemâat yolundan ayrılma. Fıkıh ve Hadis ilmi öğren. Câhil sofulardan uzak ol. Namazlarını mutlaka cemaatla kıl. Güzel ses dinlemeye kapılma; zîra, ruhu karartır ve nifaka sebep olur. Gülmek ise kalbi öldürür. Herkese şefkat gözü ile bak. Kimseyi hakir görme. Kendi dışını bezeyip süsleme. Çünkü dış mamurluğu iç haraplığından gelir. Halkla didişme. Kimseden bir şey isteme. Kimseye hizmet teklif etme. Şeyhlere mal ve canla hizmet et. Ve onların hallerini aslâ hor görme. Gönlün mahzun, gözün yaşlı olsun. İşin hâlis, duan yalvarıcı, yoldaşın derviş, sermayen din ilmi, evin mescit, rehberin Allahü Azîmüşşân olsun.

 

 

 

Şu SEKİZ DÜSTURA da dikkat et:

1- HUŞ DERDEM: Alınan her nefeste hazır olmak, yânî huzuru muhafaza etmek, Allah'tan gâfil olmamak.

2- NAZAR BER KADEM: Göz ayağa bakacak. Sâlik şehirde, sahrada, yolda, her yerde ayak ucuna bakacak. Dâima yere bakar. Bu onu başıboşluktan, dağınıklıktan korur. Böylece kalb perişanlıktan kurtulur.

3- SEFER DER VATAN: Vatanda sefer... Melekler âlemine, mürit kötü ahlâktan sıyrılıp, melekî sıfatlara sefer etmesidir. Mürşit aramak manasına da gelir.

4- HALVET DER ENCÜMEN: Zâhirde halk ile bâtında Hak ile olmak. Zira vahdette şöhret, şöhrette âfet vardır. Bizim yolumuz sohbettir.

5- YÂD-I KERD: Zikri kalbî... Zikirden murat kalbin gafletten kurtulup, İlâhî feyze kavuşmasıdır.

6- BÂZ-I KEŞT: Zikir esnasında hatıra gelen iyi-kötü her fikri atmak.

7- NİGAH DAŞT: Kalbe ânî olarak gelen hisleri rabıta ve istiğfarla def etmek. Öyle ki, mürid bin kerre İsm-i Celâl'i zikir ettiği halde hatırına tek yabancı fikir gelmemek.

8- YÂD-I DAŞT: Her zaman ve her mekânda kalben zevk yoluyla Allah'ı (C.C.) unutmamaktır.

HÜLÂSA;  Yâd-ı Kerd,  zikirde, mübâlağa ile ısrardan ibarettir.  Bâz-ı Keşt , Allah'a (C.C.) dönüş ve İsm-i Celâl'i her anışta Allah Teâlâ'yı murad etmektir.  Nigâh Daşt, dille söylemeksizin Allah'a (C.C.) dönüş halini muhafaza etmektir.  Yâd-ı Daşt  ise Nigâh Daşt haline ziyâde gayretle devam etmek, kalbe gelenleri def etmektir.

 

 

Ayrıca ÜÇ DÜSTUR daha:

1-  VUKÛF-U ZAMÂNÎ:  İnsanın her zaman kendi halini bilmesi ve halinin şükür mü, özür mü icap ettirdiğini anlamasıdır. Nakşıbendî Hazretleri'nin kabz hali için istiğfarla, bast[30] hali için şükürle emrettiği bildirilmiştir. Vukûf-u zamârî, nefis murakabe[31] ve muhasebesinden[32] ibarettir.

2-  VUKÛF-U ADEDÎ:  Zikirde sayıya dikkattir. Naşıbendî Hazretleri, "Zikr-i kalbîde sayıya dikkat etmek, havâtırı def edip kalbi toplamağa sebeptir", Buyurdu. "Zikir ne kadar çok olsa da huzur olmadıkça boşuna yorgunluktur" demişler. Hz. Şah-ı Nakşıbendî (K.S.) "Vukûf-u adedî Ledün İlmi'nin[33] ilk mertebesidir" buyurmuş.

 

Beyit:

Görünen çokluk sûreti, bir nünayişten ibarettir.

Tecellîlerde hakîkat "BİR"den başkası değil.

 

3-  VUKÛF-U KALBÎ:  Nakşıbendî Hz. zikirde her an Allah'ı bilmeyi, kalbde Allah'tan gayrı hiç bir şey bulundurmamayı, kalbine yönelmeyi, aslâ gâfil olmamayı, tavsiye etmiştir.

Buyurdu:

- Allahü Teâlâ her yerde hâzır ve nâzır olduğu halde nasıl Kâbe'ye dönülerek ibâdet ediliyorsa, gönül Kâbe'si olan kalbe yönelmek de öyledir.

 

HOCA SÜLEYMAN KERMÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- İhlâs makamında korku lâzımdır. Bu hal, o makamın yüksekliğine işarettir. Güneş en fazla, kendine yakın olana tesir eder.

 

- Aşıkın sevdiğine yakınlığı arttıkça korkusu da artar.

 

- Kur'an-ı Kerîm'de Allah dostlarının korku ve hüzünden uzak oldukları bildirildiği halde, onların kalbinden korku hiç kalkmaz. Onlar korku ve tehlikeyi kendilerine hal edinmişlerdir.

 

HOCA EBÛ SAID (K.S.)

 

Buyurdu:

- Def etmeye çalışılan havâtır nefistense, kovdukça tekrar aynı şekil ve kılıkta gelir. Zira aynı şey üzerinde inad ve ısrar etmek nefsin hâlidir.

İsteği oluncaya kadar ısrar eder. Def edilen şey şekil ve kılık değiştirip gelirse şeytandandır. Çünkü o, maksadına ulaşıncaya kadar kılıktan kılığa girer, vesvese verir.

 

MAHMUD İNCİR FAGNEVÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Açık zikir:  Uyuyanlar uyansın, gafiller işitsin ve Hak yoluna, şeriat ve tarîkat cihetine yönelsinler diye yapılır.

 

  HIZIR (A.S.) kendisini ziyarete geldiğinde ABDÜLHALİK GUCDÜVÂNI Hz. arpa ekmeği ile ikramda bulunup "Helâldir, buyurun" demişti. Hızır (A.S.): "Evet, bu ekmek helâl, fakat pişiren taharetsiz, yemeyiz" Buyurdu.

 

HOCA ALİ RÂMİTENÎ (K.S.)

 

Her sabah ırgat pazarından birkaç amele getirip onlara: "Şimdi abdest alın ve ikindiye kadar bizim sohbetimizde bulunun. Sonra ücretlerinizi alıp gidersiniz." der ve bu suretle irşatta bulunurdu.

 

HOCA ALÂÜDDİN ATTÂR (K.S.)

 

* Sordular:

- "Sizin kalbinize hiç yabancı his düşmez mi?" Cevap:

- Düştüğü olur. Lâkin kalmaz. Havâtıra kökünden mânî olmak mümkün değil... Yirmi yıl kovduğum bir fikir, bunca çalışma ve gayretten sonra birdenbire geldi, fakat kalmadı, gitti. Havâtırı karşılamak zor iştir. Hattâ bazıları havâtıra hiç itibar gösterilmeyeceği kanaatındalar. Şu var ki, havâtırın kalbe yerleşmesine göz yumulmaz, def etmeye çalışmak lâzım.

 

Buyurdu:

-  Sâlikin mürşitten feyiz alması, onun emirlerine uymasına bağlı; çalışması lâzım. Çalışmadan elde edilen mânâların devâmı olmaz. Mürşidin müride teveccühü, mürid tarafından çalışılıp derinleştirilmelidir. Alâkasız müride mürşid ne verebilir! Nakşibendî Hz.lerinin sohbetlerinde vakitler çalışma ile geçerdi.

 

- Bâzen teveccüh ve çalışma sırasında bir hal zuhûr eder ve mürit bu hâli görür. Amma gördüğü nedir bilemez. Kendisine nazar eder; kendini göremez, hayrete düşer... O hal gider ve tekrar gelmesi nefsin arzuladığı bir şey olur. Bu halde mürîde lâzım olan, yalnız kendi kusuruna bakmak ve o halin gizlenmesinden üzülmemektir. Zîrâ mürid kendi muradını Mevlâ'nın rızasına fedâ etmeli ve nefsi hesabına çalışmamalı; o hal tekrar zuhur ederse, ciddî çalışmalarla muhafazaya gayret etmelidir. Her şey bir kaç günlük çalışmadan ibârettir. Ondan sonra çalışmalardan öyle bir meleke hasıl olur ki, sâlik kendi irâdesiyle "Fenâ" ve "Fenânın Fenâsı" makamlarına ulaşır.

 

- Mürid, ilim tarafını tutup kendi halini gizlemeli; tarîkat ehlinden biriyle görüşürken kendi hallerine göre söyleşmeli, gönüllere riâyet etmeyi ihmal etmeyip kimseyi incitmemeli... Bu tâifenin iç yüzünü bilip ona göre hareket etmek müşküldür. Zira, onların ruh halleri son derece incedir. Onlarla ünsiyet ve dostluk etmek, insanda hâlin gelişmesine sebep olur. Bu bakımdan onlarla sohbeti günden güne ilerletip devâm etmeli...

 

-  Mânâda Allah ile, zâhirde Allah'ın emirleriyle olmak lâzım..  Bu iki sıfatı toplayabilmek kemâldir. Bâtında Allah ile olmak odur ki, tâlip gönül gözünü Allah'ın Zâtına bağlayıp, oradan ayırmayacak, iki cihanda Hak'dan gayrı muradı olmayacaktır. Hallâc-ı Mansûr'a "Kimin mezhebindensin?" denilince, "Rabbimin mezhebindenim" cevabını vermiş. Tâlibin işi mezhep sahibi iledir, mezheple değil.

Zâhirde Allah ile olmak, Kitap ve Sünnet'le amel etmek, şeriata uymayan halde bulunmaktan sakınmaktır.

 

- Tâlip,  büyüklerin kabirlerini ziyaret  edip, orada yatan azîzin mânevî varlığından ne anlamış ve o makâma ne maksatla gitmişse o nispette feyiz alır. Her ne kadar teveccühte zâhirî yakınlığın tesiri büyükse de, hakîkatte, mukaddes ruhlara yönelmek için  (rabıta yapmakta) zâhirî uzaklık mânî  değildir. Asıl itîbar onlara dönüp (bağlanıp) mânevî rütbesini anlamaktadır. Nakşıbendî Hz.leri: "Halka yakın olmaktansa Hakk'a yakın olup büyüklerin yaptığını yapmak lâzım" Buyurdu.

 

-  Allah dostlarının kabirlerini ziyaretten maksat:  Cenâb-ı Hakk'a yönelmektir. Oradaki Veliyullah'ın ruhaniyeti, istekleri elde etmeye vesîledir. (Muhtaç kişinin, zengin birini vasıta ederek bankadan para çekmesi gibi). "Yâ Rabbî! Burada yatan sevgili kulun hürmetine benim duâmı kabul buyur, dileğimi ihsan et", demektir...

 

-  Rabıta yolu , nefy ve isbat (Tevhid kelimesindeki mânâlar) üzerinde çalışmaktan daha verimlidir.

Rabıta yoluyla en yüksek dereceye, melekler âlemine tasarruf mertebesine erişilir. Hatıra gelenleri def etmek (ruha ânî olarak inen menfî düşüncelere dikkat etmek) âleme lütuf ve merhametle bakmak ve letâifini nurlandırmak, râbıtaya devam etmekle elde edilir.

 

- Râbıtaya devam ettikçe insana meleke gelir, ruh topluluğu ve kalb uysallığı hasıl olur.

 

-  Susmak  üç şey için lâzımdır: Ya kalbdeki düşünceleri gözetmek, ya kalbin zikrini dinlemek, yâ da gönülden geçen halleri kontrol etmek...

Hatıra gelen şeyleri önlemek zordur. Bazılarına göre onların hiç bir kıymeti ve itibarı yoktur; herhangi bir zararları da düşünülemez. Şu şartla ki, kalbe nüfuz edip orada yuva kurmasın. Aksi halde feyiz yollarını kapar. Bu itibarla dâima düşünceleri kontrol etmek lâzımdır.

 

- Sadık tâlip, cismiyle şerîatte, ruhuyla tarikatta, sırrıyla vuslatta[34] olandır.

 

* Hastalığı esnasında yakınlarına vasiyyeti:

Merâsim ve âdetleri bir kenara bırakınız. Halkın âdeti ne ise aksini yapınız. Birbirinize uyunuz. Resûlullah'ın gelişi insanların merâsim ve âdetlerini bıraktırmak içindi. Birbirinize sığının ve her biriniz kendini bırakıp başkasını doğrulasın.

Her işte yolunuz ölçülere uymak olsun. Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz. Sohbet, en büyük sünnetlerdendir. Bu sünnete riâyet edip umûmî ve hususî şekilde devam ediniz. Eğer bu yolda istikamet gösterirseniz, tek nefeste kazancınız, benim bir ömür boyu kazancım kadar olur.

Hâliniz dâimâ yükseliş yolunda olsun. Vasiyetlerimi çiğneyecek olursanız perişan olursunuz. Size ne lâzımsa içinizde bırakıyorum.

 

Son demlerinde Buyurdu:

- Dostlar ve azizler hep gitti. Bâzıları da arkalarından gidiyor. Elbette o âlem, bu âlemden üstündür.

 

 

 

MEVLÂNA ABDÜLAZİZ BUHÂRÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Büyüklerin huzur ve sohbetinde ne kadar îtibar görse de, mürit aslâ gurura düşmemeli; nefsine varlık gelmesin.

Kendinde hoş olmayan bir iş zuhur edince de ümitsizliğe düşüp ayrılmayı aslâ hatırına getirmesin ve verilen emirleri hakkıyla yerine getirmelidir.

 

- Bu yolun büyükleri "Muvaffakiyet çalışmakladır ve muvaffak olan da çalışandır" Buyurdu.

 

* Bir mürit, büyüklerden birine "Hücrenize varıp gönül derdimi size arzetmek istiyorum" dedi.

 

MİRZA SULTAN EBÛ SAİD (K.S.)

 

Buyurdu:

- Bu tâife ile (Nakşî erleriyle) çekişmek kaabil değildir. Onlar hangi taraftan olsa diledikleri şey meydana gelir. Onların fukarasına da kimse karşı duramaz. Karşı duranlar yenilirler.

 

EMİR ÖMER (K.S.)

 

Buyurdu:

- Başın kesilmesi lâzım gelince onu bu tâifenin harmanına salın. Merdivenin yanması icap edince onu bu tâifenin duvarına dayayın. Birini yıkıp altını üstüne getirmek isterseniz, onu bu tâifeye düşman edin.

- Biri dervişlere taş attı onlar baş eğerse, o taş sahib-i zamana gider. O da, atılan taşı geri çevirir ve onlar âlemde eşi görülmeyen perişanlığa uğrarlar.

 

MEVLÂNÂ ÂRİF (K.S.)

 

Buyurdu:

- Kim kendi tedbirine güvenirse yeri Cehennemdir. Kim de Allah'ın takdirine bağlanmış ise yeri Cennettir.

 

- Yemek yerken zikir, kelime ile değil, sebebten kesilip sebebin sahibini, yânî nîmetten nîmet vereni bilmek suretiyledir.

 

- Eğer seni, içinde sen olmadan benlik duygusu dışında zuhura getirirlerse korkma! Eğer benliğinde zuhur ediyorsan kork!

 

HOCA UBEYDULAH (K.S.)

 

Buyurdu:

- Eğer insan sıhhatte iken kalp huzurunu elde edemezse, hastalık anında ve kuvvetler eksildiğinde huzur bulmak son derece güçtür. Böylelerine Allah dostlarından ziyaretçi gelip, ruhânî bir kuvvet aşılamalı. Yüksek dâvâ sahiplerinin son anlarında âciz ve dağınık oldukları şüphesizdir. O müthiş anda ilimleri dahî silinip gider. Zira marazların hücum ettiği ve tabiatın zayıfladığı zaman, hususiyle son nefeste sun'î şeyler bir işe yaramaz.

 

* Ubeydullah Hz.leri ziyafetten sonra, tatlı veya meyve gibi bir şey verilmezse, "Yemeğiniz demsiz oldu" derlermiş.

 

Buyurdu:

- Çocukluğumdan beri hâdiseler şu üslûp ile akmış

tır. Bana karşı çıkanların hiç biri muvaffak olamamış ve teşebbüsü ilerleyememiştir.

 

Ubeydullah Hz.leri naklediyor.

- Derviş Ahmed, vaazlarında gayet cesur ve hiç bir şeyden çekinmezdi. Bir gün vaazında, bir talebe ve bir âlim mescide varıp acele ile namaz kılarlar. İmamın selam vermesini beklemeden mescidden çıkarlar ve süslü kaftanlarını giyip it gibi Padişahın kapısına giderler. Eğer kıyâmet gününde Allahü Teâlâ bana, "Köpeklerden insanlarınki gibi bir isyan çıkmamıştır. Sen niçin o hayvanları âsî insanlara benzettin?" derse  ne cevap verebilirim? Bunlar hükümdarın ve benzerlerinin köpekleridir. Zira onlar zulüm ve yırtıcılığa düşkünler. Zalimlerin murdar artıklarından pay almak için onların dalkavuğu olurlar ve murdar nesneler etrafında toplanırlar diye sitem etmiştir.

 

- Derviş Ahmed bir başka vaazında şöyle söyledi:

"Bir zamandan beri vaazlarıma son vermek istiyorum. Zira vaaz iki cins insanın işidir:

1- Şeriata tam bağlı, takva ve amelinde son derece dürüst, nefis kaygısından kurtulmuş, şahsî haz ve menfaatını düşünmeyip, sâdece Allah'ın kullarına şefkat borcu ile hareket eden kimsenin ..

2- Allah'ın rızasını ve ahiret düşüncesini murat edinmeyip, maksadı Hak yerine halk olan, halkın alakasını kazanmaya bakan kişinin.

 

Ben ilk kısmından değilim. Zira bende nefis eserleri çoktur. İtiraf ederim ki, nefsim muratları benden silinmemiştir. İkinci kısmından da değilim. Zira âhiret fikri ve günahtan dolayı azap korkusu bende mevcuttur. Bu sebepten birkaç gün vaazda bulundum ve bir müddet vaazdan uzaklaşmaya karar verdim.

 

- Hâcegân silsilesinde Azizler, insanların yollarını ve hallerini "Nisbet" kelimesiyle tâbir eder ve şöyle der: Âlemde mevcut her şey mazhar olduğu ilâhî isimlerden biriyle meydana gelir. Böyle olmasa eşya ve hadiseler vücut kokusu alamaz (meydana gelmezlerdi).

 

Bu hâle göre hiç bir şey kendiliğinden mevcut değildir. Herkeste ve her şeyde zuhura gelenler Cemal ve Celâl sıfatlarının tesiriyledir.

Bunlar İlâhî hakikatlardır ki, ezelî ilim îcâbı derece derece meydana gelmiştir.

Bütün vücuda gelişler, Zat ve Sıfatlardan ne varsa onlara nisbetledir. Bu yüzdendir ki, büyükler herkesin yoluna ve meşrebine "NİSBET" tabirini uygun bulmuşlardır.

 

Buyurdu:

- Hâcegân yolunun büyükleri halkın yükünü üzerlerine alırlar. Bu da, ya dua ile ya da belâyı üzerine çekmekledir.

 

Hoca Ubeydullah (K.S.), Şeyh Ömer Hz.lerinin "Biz müridin kalbini boşaltırız. Orada "Ahadiyet[35]" istikametinden başka yön bırakmayız". Ama bütün bunları yaparız" dediğini nakletmişlerdir.

Buyurdu:

- Hâcegân tarikatında vaktin icâbı ne ise ona göre

hareket edilir. ZİKİR ve MURAKABE, ancak Müslümanlara hizmet edecek bir iş olmadığı zaman yapılır.

Gönül almaya vesîle olan bir hizmet, zikir ve murakabeden önce gelir. Bâzıları nâfile ibadetlerle uğraşmayı hizmetten üstün zannederler. Halbuki kalbe gelen feyiz, hizmet mahsûlüdür. Şâh-ı Nakşibendî (KS.) ve mensupları kimseden kendilerine hizmet etmesini kabul etmemişlerse, bu hizmet etmeyi  ve tevâzuu tercih etmelerindendir. İhsan ediciyi sevmek zarurîdir ve muhabbet miktarınca alâka icap eder. Bu yolun bağlıları kendilerini halkın menfaatine ve hizmetine vermişler ve karşılığında hiç bir şey beklememeyi gâye edinmişlerdir.

 

- Ben bu yolu tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim.

 

- Kulluğun kemâli, kendi yokluğunu ve Allah'ın varlığını anlamakladır.

 

* "Feminhüm zâlimün linefsihî ve minhüm muktasidün ve mihnüm sâbikun bil hayrâti"  âyet-i kerimesinin tefsirinde Buyurdu:

 

- (Bu ayet-i celîle)Nefislerinin hiçbir arzusunu yerine getirmeyip, ona dâima muhalif davranan ve böylece İlâhî ihsana lâyık olan bir taifeye işarettir.

Onlar hayır yolunda her zümreden önce gelen muktesitler topluluğudur.

 

* "Yâ eyyühennâsü entümül fukarâü ilallâhi"  âyet-i kerimesini şöyle tefsir ettiler:

 

- İnsanoğlu Allahü Teâlâ'ya muhtaçtır.

Allahü Teâlâ, ezelî ilmiyle bildi ki, insan, beşeriyeti îcâbı su, ekmek ve sâir dünya sebeplerine muhtaç haldedir. İnsan her neye muhtaç olursa, o ihtiyacın hakikati, Allahü Teâlâ'ya muhtaç olmaktan başka bir şey değildir.

 

Buyurdu:

- Size hevâlarıyla gelerek neticede sizi yiyecek olan topluluklarla sohbet etmeyin! Vaktini telef edenlerden uzaklaşın!

 

- İnsanın kıymeti, bu tâifesinin (Nakşî tarifesinin) hakikatini anladığı nispettedir.

 

- Sözün güzeli evliya kelâmıdır.

 

- Ruhsat; izinlerden faydalanmak, azîmet; zora, güçlüğe katlanmaktır. Büyükler, ruhsattan kaçıp dâima azîmet yolunda gidenlerle ülfet ederler. Onlar ruhsat ehlinden kaçarlar. Ruhsat, zayıfların kârıdır. Hâcegân yolu azîmete bağlıdır. Azîmetsiz, ruhsat yoluyla ve gafletle pişirilen yemekte ve ısıtılan suda bile bir ağırlık ve karanlık vardır.

 

- Sizden hanginizdir ki, yirmi kere, belki daha fazla tasarruf edildiği ve nispet sahibi kılındığı halde, her dışarı çıkışında onu kaybetmiş olmasın? Size verilen veriliyor, lâkin siz onu muhafaza edemiyorsunuz. Eline bir nur teslim edilen insan, icap eder ki, onu en aziz varlığı bilsin, fânî varlığını tasfiye etsin, karanlıkları yensin ve ışığa çıksın.

 

-  Zikir  bir kazmadır, onunla gönül yolundaki yabancı duygu dikenleri temizlenir.

 

İbâdet, emirlere uyup yasaklardan el çekmek;  kulluk  ise, bu şekilde Allah'a yönelmektir. Kullukla ibadet arasındaki fark, birinin gönülde, öbürünün amelde tecellisidir.

 

- Eğer  sükût , Allah'ı bilmek ve mâlâyânî konuşmamak için olursa cennettir.

 

- İnsanın yaradılışından murad, ihlâsla ibâdettir. İbadetin özü de her halinde Allah’tan âgâh olmak...

 

- Allahü Teâlâ bana öyle bir kuvvet vermiştir ki, eğer murat etseydim, Ulûhiyet davası güden "Hatâ" padişahını bir nâme ile öylesine açığa çıkarırdım ki, sultanlığını bıraktırıp yalınayak ve üstü başı perişan halde kapımın eşiğine sürüklerdim. Ama bunca kuvvet ve kudretle, Allahü Teâlâ'nın bu husustaki hükmünü beklemekteyim. Bizim makamımızda edep lâzımdır.  Ve edep odur ki, kul kendisini ilâhî iradeye tâbî kıla...

 

- Dilek sahibi, çalışıp kendisini büyükler sohbetine eriştirmeli ki, huzuru bulsun ve iç düşmanların şerrinden korunsun.

 

- Hâcegân yolunda esas "HALVET DER ENCÜMEN" dedikleri, "Toplulukta Yalnızlık" usûlüdür. Bu kâide; işte, ticarette ve her yerde Allah Teâlâ'nın zikrinden uzak kalmayı emreden âyet-i celîleden alınmıştır. Bu azizlerin şerefli nisbetleri mahbûbiyet (sevilmiş olmak) derecesidir.

 

- Teheccüd namazlarından sonra Yâsîn-i Şerif sûresi okunup dua edilirse murada erilir.

 

HOCA İMÂDÜDDİN (K.S.)

 

Buyurdu:

- İstikamet, her türlü hal ve kerâmetten üstündür.

 

ŞAH-I NAKŞİBENDÎ (K.S.)

 

* Huzurunda beraber bulunup da Hallâc-ı Mansûr'u uğurlamakta Hazret'ten ziyade itibar ve mübâlağa gösteren bir müridin hareketine müteessir olan Nakşibendî Hz.leri o mürîde hitaben:

- "Bu edep hatâsı yüzünden kendini rüzgâra verdin, belki Buhara'yı ve âlemi harap ettin" Buyurdu.

 

* Müritlerinden birine

- "Nehre git, suyu bu tarafa bağla" Buyurdu.

O da bir müddet sonra dönüp:

- "Vücudumda halsizlik hasıl oldu, su yoluna suyu bağlayamadım" dedi.

Hazrete ağır gelen bu hal ve ihmale karşı şöyle Buyurdu:

- "Ey kişi! Kendini boğazlayıp da su yerine kanını akıtsaydın, senin için, bu sözü söylemekten daha hayırlı olurdu"...

 

Buyurdu:

- Bize kabrimizin yüz fersah (500 km) mesafesine kadar civarımızda bulunan kabirlerdeki müminlere şefâat etmemiz selâhiyeti ihsan olundu. (Son Vâris-i Hakikî, Sırr-ı Verâset sâhibine aceb ne ihsan olundu?) Alâaddin Attar'a da kırk fersah mesafedekilere şefaat nîmeti, bizi seven ve ihlâsla bağlı olanlara da bir fersah kuturlu daire içindekilere şefaat selâhiyeti ihsan olunmuştur...

 

- İyi ve kötü her şey âriflerin parçalarıdır. Mürid söz söylerken de bu görüşten ayrı düşmeyecek ve zâhirde ne ile uğraşırsa uğraşsın, gönül gözünü o noktadan ayırmayacaktır. Sâlikte sükût derinleştikçe ve söz azaldıkça bu nisbet terakkî eder. Nihayet sâlik öyle bir hâle ulaşır ki, dille kalb arasındaki fark iyice anlaşılır ve halk Hakk'a, Hak da halka perde olmaz. O zaman cezbe yoluyla başkalarını idâre etmek mümkün olur. İrşad, icazet ve halkı Hakk'a dâvet etmek de bu mertebeye ulaşanların işidir.

 

Sâlik, gazaba düşünce kendini sakınıp gazabına hâkim olmalı... Gazaba tâbî olmak, sâliki letâif nurlarından mahrum eder. Eğer gazabla beraber bir de suç işlerse terakkîler büsbütün kaybolur ve ruha keder çöker...

 

- Kişi Allahü Teâlâ'nın dilediğinden razı olmalı. İlâhî rızayı kazanmanın yolu budur ve nihayet son kazanç, fenâyı hakîkî ile fânî olmaktır.

 

- Aşağı tabaka, Allah Teâlâ'yı halk ile anlayıp bilir. Yüksek tabaka ise, halkı Hak ile tanıyıp bilir.

 

-  "En üstün îman, kişi, Allah'ın kendisi ile olduğunu bilmektir"  hadis-i şerifi idraki olana kâfîdir.

-  Ağzına helva verenle ensene tokat vuran arasında fark gözettikçe, sende tevhid tamam değil demektir.

Şiir:

Ne kahr'ı dest-i âdâdan, ne lutfu âşinâdan bil; 

Umûrun Hakk'a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ'dan bil.

 

Şiir:

Hak kulundan intikamın yine kul ile alır,

Bilmeyen İlm-i Ledünn'ü onu kul etti sanır.

 

 

- İbadet on kısımdır. Dokuzu helâl kazanç istemektir.

 

-Allah dostlarıyla sohbette bulunmak, âhiret aklını artırır.

 

- Sohbet, sünnet-i müekkedelerdendir. İki günde bir bu tâife ile sohbet edip, edeplerine hakkıyla uymak lâzımdır. Eğer arada zâhirî uzaklık varsa, hiç olmazsa ayda veya iki ayda bir zâhirî ve bâtınî hâlini mürşidine bildirmeli.

Aradaki mesafe ne olursa olsun, mürid hayal yoluyla mürşidine bağlanıp onunla meşgul olmalı ki, gafletten kurtulsun.

 

- Büyüklerin kefâleti var: Bu tarikata taklitle girenler dahî tahkîke ererler.

 

HOCA HASAN ATTÂR (K.S.)

 

Buyurdu:

- Bil ki, Nakşî yolu Hakk'a erdiren tariklerin murâda en yakın olanıdır. Zîra bu yol Ehadiyet (birlik) çerçevesinden, dünyâ âlemine olan bütün hicapları (perdeleri) kaldırır. Allahü Teâlâ, mâsivâ denilen dünya ve içindekileri Celâl sıfatı ile yakıp yok eder. Hakikatta, diğer tariklerin son durakları, bu yolun başlangıç noktasıdır. Zîrâ bu yolda, ilk adımda fenâ mertebesine ulaşılır. Sülûkleri ise cezbeden sonradır. Halleri tevhid sırrının ifâdesi olan vücudsuzluktur, yokluktur. Böylece insan ve cinlerin yaratılışındaki hikmet (Yâni ibadet,kulluk) ifâde edilmiş olur.

 

- Bu yola girmek isteyenler evvelâ tarikatı tâlim eden şeyhin çehresini hayallerinde muhafaza ederek işe başlamalıdır. Ancak bu suretle mürşidin feyziyle kendinden geçme nîmetine erişir. Ondan sonra kendinden kaybolma hâlini muhafaza edip, mürşidinin sûret ve hayâliyle kalbe yönelmeli, rabıta yapılmalı ve o hal içinde çalışmalıdır. O hal kuvvetlendikçe, sâlikin dünyaya ve hadiselere alâkası azalır.

 

- Zikir esnasında kalbine havâtır düşen kimse, hemen mürşidinin hayâlini tasavvur etmeli. Gidip gelmekte, alıp satmakta, yiyip içmekte, yatıp uyumakta hep o nisbet (bağlılık) ve alakâ... Bu sıfat, meleke haline gelinceye kadar böyle azmetmeli.

 

- Hâcegân yolunda sık sık geçen  "Nisbet"  lafzı, bu yola girenlerin alâka ve hâlini gösterir. Yük mânâsına gelen  "Bâr"  kelimesi ise ağırlık ve keyfiyete uzak olmayı bildirir.

 

- Ariflerden bazıları bir anda ayrı ayrı yerlerde görünmeye kaadir olurlar. Bazıları da İsa Peygamber meşrebinde olur ve ölülere kendi hayat mâdeninden hayat aşılar. Hâsılı hangi kurumuş ve verimsiz kalmış ağaca kendi cevherlerinden aşılasalar, o ağaç yeşerir ve yemiş vermeye başlar. Yâni hangi insana teveccüh edip, irşadını dileseler, o insan uyanır.

 

 

SAFİYÜDDİN (K.S.)

(REŞAHAT SAHİBİ)

 

Reşahat'ı yazmağa başlarken nefsine hitaben şöyle dedi:

- "Ey Sâfî! Sen tek ayağı yanmış bir köpeksin ki, bu şanlı kervana ulaşamazsın!.."

 

ŞEYH HÂVEND

 

Buyurdu:

- Bize bu kadar ilim ve hal gelmesine sebep, dünya cefasına tahammül etmemizden başka bir şey değildir.

 

- Hz. İsa (A.S.): "İki kere doğmayan, semâlara, Melekler Âlemi'ne giremez" buyurmuş ve mânevî intisap ve teslimiyeti murad etmiştir ki, mânevî doğuş demektir.

 

HOCA MUHAMMED PÂRİSÂ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Allah'la kul arasında perde, dış suretlerin gönülde nakışlanıp yer etmesidir. Bu nakışlar, kötü sohbetler, çeşitli renkler ve şekiller yüzünden artar. Ne kadar mihnet ve meşakkat karşılığında olursa olsun, bu nakışları silmeye çalışmak; hayâli azdıran şeylerden uzaklaşıp, saf kalble Allah'a yönelmek lâzımdır. Allahü hikmeti mihnet ve meşakkat olmadan, hissî lezzet ve şehvetleri yenmeden bu mânâ ele geçmez.

 

MEVLÂNÂ SAADETTİN KAŞGÂRI (K.S.)

Buyurdu:

- Eğer bahar seyrine çıkıp gördüklerinden haz duyacaksan, Allah'tan gâfil oldun demektir. Zevk almayacaksan, o halde gitmeye sebep ne? Hakk'ın gayrisine "Yok" de ve kurtul.

 

- Allahü Teâlâ Peygamberi'ne murakabe yolunu tâlim etmiştir. Bu işin gâyesi Allah ile meşgul olmaktır. Allah, kuluna her şeyden yakındır.

 

- İnsanın her nefes alışında bir hazine heder olup gider. Her nefeste bilmek lâzımdır ki, Allahü Teâlâ hâzır ve nâzırdır. Bu duygu insana hâkim olunca Allah'tan utanma hissi başlar ve gaflet gider.

 

İnsanda gönül birdir o, dünyaya sarkacak olursa mahrum kalır; Allahü Teâlâ'ya yönelirse kalbinde bir pencere açılır da o pencereden İlâhî feyz ve nur girer. Bu nur, doğudan batıya kadar her zerreye hayat verir de yalnız penceresiz evler ondan nasipsiz kalır.

 

- İlaç diye öteberi yemektense perhiz etmek daha iyidir. Çok yiyende çok hastalık görülür. Onları def etmek için ilaç alır. İyileşince yine tıkabasa yemeye koyulur. Yine ilaç, yine sıhhat, yine yemek... Neticede ilaç da fayda vermez ve marazı artırmaktan başka bir şeye yaramaz...

 

Günahla tevbe de böyle. Günah, arkasından tevbe, yine günah, yine tevbe... Neticede bu türlü tevbe de ayrı bir günah olur. Bu sebeple Allah dostları, her şeyden perhizi severler, her şeyi bırakıp Allah'la meşgul olurlar ve öbür dünyaya bir gaflet anında göçmemek için çok dikkatli bulunurlar.

 

- Dervişe en üstün kerâmet şeyhinin sohbetinde cezbeye erişip, nefsânî varlıktan kurtulmaktır.

 

- Dervişlik Allah ile olmaktır.

 

MEVLÂNÂ NİZÂMEDDİN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Sükût sözden faydalıdır. Zira her sözden nefis konuşması doğar. Nefis konuşması ise İlâhî feyzin inmesine engeldir. Evliyâ sohbetinde, kişi kalbini nefsânî sözlerden temizlemeli. Zira onların kulakları nefis konuşmasını anında işitir. Ve bundan gönüllerine keder gelir. Nasıl ki, kitap okuyan kimse dışarıdan söz işitse aklı karışır. Hattâ kâğıt üzerine sinek konsa dikkati ve fikri dağılır. Dâima Allah'la meşgul olan tâife, nefis kelâmından şiddetle müteessir olur.

 

Bu hal ağlayan çocuğun rahatsız etmesine benzer. Susturmanın çaresi ona meme vermek olduğu gibi, sâlik de böyle zamanlarda zikir memesini kalbe bağlayarak türlü hayallerden ve nefis mırıltılarından kurtulmalıdır.

 

- Zahirde ve bâtında (Gizlide-açıkta) Allah'la ve doğruluk üzere olmalısın. Bu mânâ sizde yavaş yavaş anlaşılır. Kendinizi zahir ve batın edebi ile süsleyiniz.

 

Zahir edebi, emir ve yasaklara uymak, daima abdestli olmak, istiğfarda bulunmak, az konuşmak, hiç bir işte ihtiyatı elden bırakmamak, eskilerin eserlerini okumak gibi hususlardan ibarettir.

 

Bâtın ebedi ise en çetin iş olup yabancılardan gönül saklayabilmektir. Kalbe düşecek fikirler, ister hak, ister bâtıl, ister hayır, ister şer olsun, yabancılıkta ve Allah'a perde olmakta birdir.

 

MEVLÂNÂ ALÂÜDDIN (K.S.)

 

Buyurdu:

- Vallahi, benim Belh'de bir bakkal müridim var ki, o orada işiyle uğraşırken, ben burada, fersahlarca mesafeden onun kalbini kendisinden iyi bilirim.

 

- Bir işkembeci, o pis nesneyi kaynar sulardan geçirip o türlü temizler ve pişirir ki, insanlar onu zevk ve iştahla yerler. Kirli nefesleri temizlemekte biz bir işkembeci kadar da mı değiliz?

 

- Tâlibe üç şey lâzımdır:

1. Dâima abdestli olmak...

2. Nisbeti sımsıkı korumak...

3. Yiyip içmekte ihtiyat göstermektir.

 

- Bu yolun bağlılarından birini iyi bir işi sebebiyle övseler ve bu onun hoşuna gitse, bu hoşlanmaktan nefse düşen karanlık, mahremlerinden biriyle zina etmesinden eksik olmaz. Zina etmek Hak yoluna ne kadar mânî ise, bu da o kadar mânîdir.

 

- İnsanoğluna düşen vazife, mevcutlardan hiç birine düşmemiştir. Tâat ve ibâdetle iş bitmez, kulluğa sımsıkı yapışmak lâzımdır ve söz söylemekte, etrafa bakınmakta, yemek yemekte hasılı her şeyde fevkalâde ihtiyat şarttır.

 

- Bu yolda, ne dünya, ne ahiret, ne de nefis hiç bir şey  tâlibin gayesi olmamalı. Eğer bunlardan biri gayesi olursa, sanki o kişi, İlâhî mârifet için yaratılmamış da sâdece cennet veya cehennem için yaratılmıştır.

 

* Sâdık kul, Hakk'ın kazasından razı olur, kendi işinden değil.

 

* Kişiye bir musîbet eriştiğinde, eğer o nefsinin kulu ise müteessir olur, ızdırap çeker. Nefsinin kulu değil de Allah'ın kulu ise, üzüntü ve ızdırap duymaz.

 

EBÛ YEZİD BURÂNÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

 

- Avam için günahtan kaçmak nasıl vacip ise, havas (yüksek tabaka) için gafletten kaçmak da öyle vaciptir. Avam, nasıl günahlardan sorguya çekilirse, yüksek tabaka da gafletten suçlandırılır.

 

- Sohbet halkasında kim kuvvetli ise, öbürlerini kendi tarafına çeker. Zira hüküm gâlibindir.

 

- Nârâ atmak gaflet alâmetidir. Sâlik, mânâya erip huzura kavuşacak olursa nârâ atmaz. Eğer huzuru muhafaza edebilseydi, hiç ses çıkarmazdı.

Nârâ atan kimse ateşe atılan yaş ağaca benzer. Yaş olan ses verir, kuru ağaç sessiz sedâsız yanar.

 

MEVLÂNÂ ŞEMSÜDDİN (K.S.)

 

* Müridlerinden mahzun hâlini hiç bozmayıp, yalnızlığı seven birine, arkadaşı:

 

 

- "Sizin dâima tenhada oturup ve ahbab sohbetinden uzak, sürüden ayrılmış kuş gibi tek başına kalmanızın sebebi nedir?" dedi.

O:

- "Ben dâima gurbette bir insanım. İnsanlarla düşüp kalkmaya, hususiyle Mevlânâ Hazretleri'nin yakınları arasında görünmeye lâyık değilim. Onlara zahmet vesilesi olmayım diye uzak duruyorum" dedi.

Arkadaşı bu izahı kabul etmeyince ona:

- "Bu ettiğiniz ne garip ısrardır. Niçin bana böyle yükleniyorsunuz?" diye sitem etti.

 

Buyurdu:

- Şu insanlar ne garip! Yarın olsa da bir iş işlesem diye lâf ederler. Düşünmezler ki bugün dünün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın bir şey işleyebilsin.

 

-Büyükler hastanın son deminde "Kelime-i Tevhid", - yerine mutlak "İsbat" makamı olan o anda gönüllerden gelen Allah lafza-i celâlini telkin ve tâlim etmeyi tavsiye etmişlerdir...

 

UBEYDULLAH TAŞKENTÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

- Başlangıçta Şaş vilayetinde Şeyh Ebubekir'in kabrini sık sık ziyaret ederdim. Şeyh Hazretlerinin ruhaniyeti gâyet kuvvetli, devamlı ve yardımcıdır.

 

-  İstiğfar , dille edilen değildir. İstiğfar: Kulun, bütün sözlerinin ve hareketlerinin istiğfar icap ettiğini bilmesidir.

 

- Bir topluluğun içinde istiğfar eden oldukça belâ üzerlerinden kalkar.

 

MEVLÂNÂ TÂCÜDDİN BERGAMÎ (K.S.)

 

Buyurdu:

-  Tilâvet,  kalb hazır bulunarak olmalı. Emirlerde haşyet, yasaklarda korku, kıssalarda ibret, müjdelerde ferahlık hissederek...

 

MUHİDDİN-İ ARABÎ HAZRETLERİ

 

Buyurdu:

- Cinlerin babası, şeytandan başkadır. Fakat şeytan cin kavmindendir. Ateşle havadan yaratıldıkları için, bütün halleri kibir ve azgınlıktır. Onun için kendileriyle düşüp kalkanlara kibir aşılarlar. Çöllerde ve rüzgârsız havada hasıl olan ve tozu dumana katan kasırgamsı hadiseler bunların birbiri ile dalaşmalarındandır. Haşır gününde bunlardan azâba müstahak olanlar, ateşten müteessir olmadıkları için, Soğuk Cehenneme atılırlar.

 

- Havâtır şeytânî ve nefsânî olur. Şeytan ikidir: Sûrî ve mânevî...  Sûrî şeytan , bilinen İ blis. .. Mânevî Şetan da Nefis'tir.

 

- Allahü Teâlâ, insanı öyle bir kıvamda yaratmış ki, aklıyla Cenâb-ı Hakk'ın varlığını tasdik eder. Bu incelikleri bilmeyen insan, duygusuzdur.

 

MEVLÂNÂ ŞEHÂBEDDİN (K.S.)

 

Buyurdu

- Mürit olan, yanmış kandili rüzgârdan esirgemeyi bilmeli, mânevî vazîfelerini yerine getirmeli...)

 

- Bütün gayretimi Hâcegân yoluna bağlılığıma ve nisbetimin muhafazasına hasrettim. Beni yolumdan alıkoyacak her şeyden el çektim. Ve yöneldiğim hedeften, bağlandığım yoldan bir an ayrılmadım.

 

EMİR HÜSEYİN (K.S.)

 

Buyurdu:

-Mürid, mürşidine yönelişinde (bağlanışında-rabıtasında) fânî olmalı ki, ona Hz. Pir vâsıtasıyla bâtın ilmi fetholunsun..

 

- Tâlip, isteğini ancak pîr-i kâmil yoluyla elde etmeye çalışırsa muradına erer. Meselâ, Kâbe'ye gitmek isteyen, onun yoluna girmeyip, kendine göre bir yol tutarsa, hiç bir surette muradına eremez. Şu halde  Allahü Teâlâ'nın rızasına giden yolu, ancak şeyhin rızasında bilip ve ona göre bağlanmalı.

 

- Mevlâ’yı bulmak şeyhin gönlünden geçer. Hakikatte Allah'ın evi, şeyhin gönlüdür. Her şeyi O'nun kapısından geçerek bulmak lâzım. Allahü Teâlâ her muradı vermeye kaadir iken, her şeye bir sebep koymuştur. O sebebe sarılmadan olmaz.

 

MEVLÂNÂ HÂMUŞ (K.S.)

 

* Bir zâta mektup yazar:

- "Buralarda mürid olmaya uygun insanlar az. Sizin tarafta bu hâle münâsip kimseler varsa bize gönderin" der.

Mektubun cevabı:

- "Bahsettiğiniz hâle uygun insan burada dahî yoktur. Eğer şeyh isterseniz istediğiniz kadar gönderelim"...

Yüz yıllar önce böyle olunca  bu günü düşünmeli

Buyurdu:

- Öz varlığının kaydından[36] kurtulan, ne yapsa iyidir. Kurtulamayan da ne yapsa kötü... (Bu söz büyükler tarafından çok beğenilmiştir).

 

- Bir insan dilini yalandan korumayı başaracak olursa bu  "Şeriat "tır. Mümkündür ki, kalbinde yalana bir meyil ola. Onu da koruyabildi mi,  "Tarikat"  meydana gelir. Ne dilinden ne gönlünden, ne arzusu ile, ne de arzusuz, yalan çıkmaz, yalana yer kalmazsa, bu da  "Hakikat"  mertebesidir.

* * *

 



 

[1] (Verâ: Şüpheli şeylerden sakınmaktır.)

 

[2] Mârifet: Allah’ı bilmek

[3] Karşılıklı konuşmak

[4] karşı olmak

[5] Hakk’a bağlılık

[6] Cömertlik

[7] Cübbe

[8] Hîle muâmelesi

[9] Mihnet ve sert muâmele

[10] Dünya düşüncelerini terk etmek

[11] Halktan uzaklaşıp yalnızlığa çekilmek

[12] Âleme ibretle bakmayanın

[13] Hakkı yakınlık ona hakkıyla teslim olmak

[14] Allah korkusu

[15] Âsi olmak

[16] (Tamamını vermek).

[17] Hakk’tan râzı olmak

[18] Hâmân: Firavunun veziri

[19] Kalb gözü

[20] Gâib oldu

[21] Allah’ı bilmek

[22] Doğruluk

[23] (S. Mümin 60)

[24] (s. Zâriyât 50).

[25] Yalnızlığı seçmek insanlardan soyulmak

[26] (Tevbe118) Ve (savaştan) geri bırakılan (ve haklarındaki hüküm geciken o) üç kişinin (tevbelerini de kabul etti. Çünkü) yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, nefisleri de kendilerini (sıkdıkca) sıkmıştı.

[27] (S. Nur 30)

[28] Yokluk

[29] Gâib olmak, görünmemek, yok olmak

[30] Genişleme

[31] Kontrol etme

[32] Hesâba çekme

[33] Ledün ilmi: mânevî ilimler, Herkesin bilmediği Allah’ın husûsî kullarına ikramı olan ilimler.

[34] Mevlâ ile olmakta

[35] Tevhid

[36] Nefsânî hesaplardan

 

İncemeseleler.com

 

 

Bu haber 1338 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

İNCE SÖZLER

VELÎLER DİLİNDEN 1

VELÎLER DİLİNDEN  1 Bu kitap, sûfiyenin büklerinden Alâaddin Attâr Hazretlerinin Tezkiretül Evliya isimli eserinden, Abdurrahman Camî H...

VELÎLER DİLİNDEN 2

VELÎLER DİLİNDEN 2 Bu kitap, sûfiyenin büklerinden Alâaddin Attâr Hazretlerinin Tezkiretül Evliya isimli eserinden, Abdurrahman Camî H...

NASİHAT

NAMAZ

Dostlara ithafen10 ?ubat 2021

GALERİ

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

YEDİ KITA

MÜSLÜMANCA YAŞAM

OSMANLI


ALPEREN

OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


İSLAM HUZUR

NAMAZINI KIL


YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi