BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

ANKET

Türkiye cUMHURİYETİ bAŞKAN aDAYINIZ KİM






Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

Masalcı Kemalettin Tuğcu

Masalcı Kemalettin Tuğcu

Tarih 03 Ekim 2019, 16:10 Editör HÜSEYİN NECATİ

Çocukların kitap okuma alışkanlığını kazanmasında büyük bir pay sahibi olan Kemalettin Tuğcu, Türkiye’de çocuk edebiyatı denince akla gelen ilk ve en önemli yazarlardan biridir.

Usta ve kıvrak kalemiyle bir nesle okuma alışkanlığı kazandıran, Türk çocuklarına ömrünü ve gönlünü veren Kemalettin Tuğcu, daha çok sevgi ve acıma duygusu gibi konuları işleyen popüler çocuk romanları ile adını duyurdu. Çocukların kitap okuma alışkanlığını kazanmasında büyük bir pay sahibi olan Kemalettin Tuğcu, Türkiye’de çocuk edebiyatı denince akla gelen ilk ve en önemli yazarlardan biri olmuştur.

27 Aralık 1902’de sarayın kilercibaşı olan büyük dede Ömer Bey’e hediye edilen Çengelköy’deki köşkte, iki ayak tabanı içe dönük olarak doğmuş. Sakat bebek, aileye sevinçten çok acı getirmiş, henüz bir haftalıkken bir çıkıkçı ayaklarını tahtalara sarmış bebeğin. Açılmaması tembihine rağmen baba, bebekten yükselen feryatlara dayanamayıp sargıları açmış. Kemalettin Tuğcu, hayatı boyunca, sakat kalmasına neden olan babasını hiç affetmemiştir.

“İşte babamın acıma duygusu yüzünden ben sakat kaldım ve ömrüm boyunca sakatlığın bütün ıstırabını çektim. Bu sakatlık yüzünden gençlik hayatımı yaşayamadım ve okula da gidemedim. Çünkü her iki ayağımda da yaralar açılır, aylarca yürüyemezdim, ancak evin içinde dizlerimin üzerinde dolaşabiliyordum.”

Kalemiyle bir defterden diğerine koşup durmuş

Babası kendisinden 16 ay büyük olan ağabeyi Nurettin’e ders verirken okuma yazmayı öğrenen Tuğcu, sakatlığı yüzünden okula devam edemedi. Bir süre Galatasaray Lisesi’ne devam etse de ailesinin her şeyini kaybedip yoksul hâle düşmesi yüzünden bunu da sürdüremedi. Yirmi yaşındayken bir ayağındaki sakatlık için ameliyat olduysa da sonucun olumlu olmaması bir yana, çok canı yandı ve ötekinin ameliyatından vazgeçti. Bu olumsuz durum da onu yalnızlığa itmiştir. Bu süreçten sonra kendisine kurduğu kitaplarla çevrili bir hayal dünyasında yaşamıştır. Oynayamadığı oyunları, yaşayamadığı hayatı hayallerinde canlandırmıştır. Yazı serüveni ise melankolik bir döneminde annesine aldırdığı bir defterle başlamış, kalemiyle bir defterden diğerine koşup durmuştur. Çok kalabalık bir aile ortamında yaşamasına rağmen, kendi ifadesiyle 26 yaşına kadar münzevi bir hayat sürmüş ve hayatı boyunca yazmak tek tesellisi olmuştur.

Hayatının 26 yılını dedesinden kalma bir köşkte geçiren Tuğcu, çocukluk çağlarından başlayarak birçok şiir ve roman yazdı. İlk yazılarını Yavrutürk Çocuk Dergisi’nde yayımlamaya başlayan yazar, 1936 yılından itibaren hemen hemen İstanbul’da çıkan bütün çocuk dergilerinde şiir ve hikâyelerini yayınlamıştır. Aynı zaman da çocuk romanları yazmış, bu arada da bazı romanları filme alınmıştır. Romanlarında her daim trajik unsurlar ön planda olmuştur. Tuğcu’nun; tercüme romanları, on iki adet aile romanı, üç yüz kadar çocuk romanı ile gazete ve dergilerde çıkmış iki yüzden fazla seçme hikâyeleri vardır. Kendisini etkileyen bir söz, bir görüntünün kalemini harekete geçirdiği bilinen yazarın, kurşun kalemi ve defteri sürekli yastığının altında hazır ol vaziyetindeymiş. Tuğcu, kendisini edebiyatçıdan çok, yazı yazma hastası olarak tanımlıyor.

Okuyucusunu karamsarlığa itmez

Onun romanlarında itilmiş, horlanmış, terk edilmiş, yoksul ve yalnız insanlar bu durumlarını onurla taşırlar. Kimseden bir dilim ekmek istemeden, boyunlarını büküp gözyaşlarını içlerine akıtarak, kadere rıza göstererek hayatlarını sürdürürler. Eserlerinde; yalnızlık, acı, ıstırap, keder, üzüntü kısacası insanı hüzne sürükleyecek unsurlar bol olmasına rağmen bunlar hiçbir zaman okuyucuyu karamsarlığa itmemiş, kötümser yapmamıştır. Bütün insanî duyguları barındıran eserleriyle çocuk okuyuculara da insanî duyguları hissettirmek, öğretmek istemiştir.

“Yazdıklarım hep güzel biter, umut verir. Yazdıklarımda hiç kimseyi öldürmemişimdir. Çocuklar cinayetten hoşlanmazlar.”

Kuklacı

Kemalettin Tuğcu

Kemalettin Tuğcu’nun çocuklara sevgi, kabiliyet, dürüstlük, iyilik gibi değerleri aşılayan romanlarından biridir. Romanın başlıca kahramanları; Recai Bey, Sahire Hanım, Recai Bey’in oğlu Bedri, Bedri’nin eşi Perihan, Yıldız, evin hizmetçisi Fatma, Recai Bey’in kızı Calibe ve Recai Bey’in damadı Hayri Bey’dir.

Recai Bey, uysal, iyi kalpli bir adamdır. Eşi Sahire Hanım’ın aşağılayıcı sözlerine pek aldırmamaktadır önceleri. Bir gün, yine eşi tarafından dairede temizlik yapılacağı gerekçesiyle sokağa gönderilmiştir. Eve döndüğünde ise eşi evde yoktur. Hizmetçileri Fatma’ya eşinin nerede olduğunu sorar. Cevap hiç şaşırtıcı değildir. 60 yaşlarındaki kadın kendini komik düşürecek derecede görünümüyle meşguldür ve her zamanki gibi yine berberdedir. Koca Zümrüt apartmanının sahibi, ailenin reisi Recai Bey kendisi için hiç yemek hazırlanmadığını görür. Üstelik evde olan yemek de damadı, işe yaramaz Hayri Bey için ayrılmıştır. Recai Bey çok sinirlenir. Sahire Hanım eve döndüğünde aralarındaki büyük bir tartışma yaşanır ve tartışma sonunda, Recai Bey Sahire Hanım’a içindeki bütün sıkıntıları, evdeki bütün aksaklıkları sayar döker. Artık kimsenin kendisini kullanmasına izin vermeyecektir. İdareye el koymuştur.

“Bir kadın 65 yaşına geldi mi biraz hanımefendi davranışlı olmalıdır. Öyle ille genç olacağım diye moda maskarası olmamalı. İnsan zamanla yüzünde beliren buruşuklukları, çizgileri krem ve pudra ile sıvayıp örtmeye çalışmakla kimi aldatabilir? Başta renk renk peruka, ağızda altlı üstlü takma diş, çipil gözlerde takma kirpikler. Şimdi bu maskaraya tak artık takabildiğin mücevherleri. Bu takıntı eşya ile insan ancak gülünç olabilir.”

Recai Bey bir dükkân tutar, dükkânında kendi yaptığı kuklaları satacaktır. Böylelikle hem evdeki olumsuz ortamdan uzaklaşmış hem de bir sanatla uğraşmış olacaktı. Recai Bey hayallerindeki kuklaları yapmaya başlar. Ve bir gün Osmanlı tarihinden araştırarak yaptığı kuklaları sergileme olanağı bulur. Bu kuklalar çok itibar görür, resimleri çekilir ve herkes dükkâna akın etmeye başlar. Bunun üzerine, Recai Bey dükkânını kapatmaya karar verir. Çünkü onun maksadı kültürü yaşatmak için el sanatlarından faydalanmaktır. Oysa antikacılar, heykelciler, imalatçılar ondan büyük paralar karşılığında model istemektedir. Recai Bey bunu istemediği için çok sevdiği kuklacı dükkânını boşaltır. O gün, kalıpçılar, antikacılar geldiklerinde dükkânında camekânında “kiralık dükkân” yazısıyla karşılaşırlar.

Köyde Unutulanlar

Kemalettin Tuğcu

“Köyde Unutulanlar” Munise ve oğlu Caner’in, köyden İstanbul’a uzanan yaşam mücadelesinin öyküsü… Onları köyde bırakarak giden Ali’den haber alınamamaktadır. Munise, kayınvalidesi Hafize ve kayınpederi Bekir’in kahrını çekerek, gece gündüz demeden, bağda, bahçede çalışmaktadır. Eve döndüğünde ise hayırsız kocası Ali’nin ailesinden işitmediği laf kalmıyordur. Munise’nin köyden arkadaşı Zülfiye, kocası Ali’nin İstanbul’da evlendiği haberini getirmiştir. Buna en zor inanansa, doğal olarak eşi Munise olmuştur. Zülfiye, Munise’ye bu kahırdan kurtulmak için, İstanbul’a gitmesini, orada kapıcılık gibi işlerle uğraşarak biraz rahata ermesini söyler. Bu fikir Munise’nin de aklına yatmıştır ve oğlunu alıp İstanbul’a gider. Önce, kapıcılık yaptıkları apartmandaki bir kömürlük temizlenip konaklamaları için Munise ile oğluna ayarlanır ancak sonra orada uzun süre kalmalarına izin verilmez. Birçok zorluk yaşayan ana oğul oradan oraya sürüklenirler.

İstanbul’da geçirdikleri çile dolu günlerin ardından, kızıyla birlikte yaşayan emekli ihtiyar bir adamın kızı, babalarına bakamadıklarını, babasının Munise Hanım ile evlenmek istediğini, bakıma ihtiyacı olduğunu söyler. Munise Hanım ve Caner ikilemde kalırlar. Biraz ısrarla da olsa kabul ederler ve nikâh işi gizlice yürütülür. Hikmet Bey, Munise’ye kızı Celile başta olmak üzere, herkesin parasının peşinde olduğunu, Munise’ye maaşından başka bir şeyin kalmasını istemediklerini söyler. Munise Hanım ve Hikmet Bey aralarında kararlaştırarak köye taşınmaya ve orada huzurla yaşamaya karar verirler. Böylece Caner, Hikmet Bey ve Munise Hanım için köyde yeni bir hayat başladı…

Bir Garip Kızcağız

Kemalettin Tuğcu

“Bir Garip Kızcağız”, küçükken anne ve babasından kaçırılan bir kız çocuğunun, gelmiş olduğu evde büyük bir sevgiyle büyütülmesi ve sonunda gerçek ailesine kavuşması anlatılmaktadır. Kemalettin Tuğcu, bu eserinde ebeveynlerin huy ve davranışlarının çocuklar üzerinde ne kadar etkili olduğunu gözler önüne sermektedir. Bunun yanında anne sevgisi, iyilikseverlik ve kötü yüreklilik gibi konular işlenmektedir. Köyden evlatlık gönderilen İnci, çok iyi yürekli bir aileye düşmüştü. Kötü muamele gördüğü her hâlinden belli olan İnci, evin oğlu Cemal ile çok iyi anlaşmıştı. Evin annesi hayatını dikiş dikerek kazanıyordu. Buna rağmen İnci’ye çok iyi bakarak onu harika resimler yapan bir ressam olarak yetiştirdiler.

“Biz anlıyorduk bu kız bize, çocukluğunda olup bitenleri anlatmayacak. Biz de ona, hatırladıklarını unutturmalıydık. Bizden olmadığını düşünüp üzülmesin, bize alışkanlığı eksilmesin. Sonra bu kızın lacivert gözleri vardı. Ben okulda kızların ve oğlan çocukların arasında birçok mavi gözlü arkadaş görmüştüm. Onların gözleri çok açık mavi idi. Bu kızcağızınki mora yakın, menekşe rengine yakın bir mavilikteydi. Onu ilk gören bir hanım mutlaka iki omuzundan tutar gözlerine bakardı. Çocuğun yüzüne bakınca da koyu mavi gözlerine hayran olurlardı.”

Sokak Köpeği

Kemalettin Tuğcu

Ahmet Bey ikinci kez evlenmiştir ve kendisine çok büyük bir miras kalmıştır. Kalan miras sayesinde üvey kızı ve oğluyla beraber bahçeli bir ev yaptırırlar. Ahmet Bey bütün hayatı boyunca kendine ait bir evin hayalini kurmuştur. Boş vakitlerinde önüne bir kâğıt alıp ev planı çizer, boyar, düzeltir sonra çizdiklerini de yakınlarına gösterirdi. Bunları gören kimi komşusu onun bu boş hayallerine güler kimisi de onun hâline acırdı. Ahmet Bey’in eşi hayallerine saygı duyan, onu bu hummalı çalışmaları sırasında hiç rahatsız etmeyen bir kadındı. Ancak bu evin yapımını göremeden göçüp gitmiş ve Ahmet Bey’i derin üzüntülere boğmuştu.

Bir gün Ahmet Bey, kahvaltı masasında gazete okurken bir haberle çığlığı basar. Gazetede bir ölüm ilanı görmüştür. Ölen kişi, eşinin dayısıdır ve ondan eşine büyük bir miras kalmıştır. Ahmet Bey, ilk eşinden sonra evlendiği Nesrin Hanım, onun kızı ve oğluyla oturup konuşur. Kalan mirasla yıllardır hayalini kurduğu o evi yaptırmaya karar verirler. Evin yapım aşamasında karşılarına çıkan bir köpek tüm aile fertlerinin sevdiği ve uzun yıllar onlarla birlikte yaşayan bir dost olur.

“Böylece evimizin temeli atılmış oldu. İşçiler durmadan çalışırken, birisi kavurmayı karıştırdı. Biz gölgede oturacak yer arayıp seyrederken, ortaya bir köpek çıktı. Durmadan kuyruğunu sallayıp kulaklarını kısarak, güler gibi yaparak bize yaklaştı. Beli o kadar oynaktı ki durmadan iki tarafa sallanıyordu. Sonunda yorularak bir tarafta oturdu, yüzüme güler gibi bakmaya başladı. Bu bizim iki yıl önce arsada gördüğümüz köpekti. Bizi de hemen tanımıştı. Ama büyümüş adamakıllı bir köpek olmuştu. Hem de çok sevimli ve gözlerinin içi gülen bir köpek.”

Ana Kucağı

Kemalettin Tuğcu

Mahmut varlıklı bir ailenin tek çocuğudur. Durdu ise durumu pekiyi olmayan bir ailenin tek kızıdır. Durdu, Mahmut’un ilk karısıdır. Evlenir evlenmez Mahmut askere gitmiş, babası Halil Efendi de Durdu’yu tarlada çalışmaya zorlamıştır. Daha elinin kınası gitmeden kendisini tarlada, güneşin altında bulmuştur. Şaşkına dönmüştür, babasının anasının biricik kızıdır üstelik de iki canlıdır. Mahmut ve Durdu’nun Yaşar adında bir çocukları olmuştur. Ana olduktan sonra da onu tarlada çalıştırmaya devam etmişlerdir. Halil Efendi, durumları iyi olmasına rağmen Durdu’yu tarlada çalıştıracak kadar insafsız bir insandır. Durdu tarla işlerinin yanı sıra yatalak olan kayınvalidesine de bakmaktadır. Ve ne kadar iyi bakarsa baksın kayınvalidesinden azar işitmektedir. Aile, Durdu’nun değerini onu babasını evine yollayıp Nazmiye’yi belediye nikâhı ile gelin alınca anlamıştır. Nazmiye ne tarlada çalışmış ne de kayınvalidesine bakmıştır. Yaşar babasının evinde kalmıştır ancak Nazmiye ona düşmanı gibi davranmaktadır. Bir gün çocuk çok hastalanınca annesinin yanına gönderilir.

Durdu’nun babası Yusuf Efendi tekercidir. Yusuf Efendi kızının ve torunun yanında olmasından çok mutludur. Teker yapmanın yanı sıra pek çok iş yapmaya başlamış ve hepsinde de çok başarılı olmuştur. Mahmut’un babası ise tarlasında çalışan hiçbir işçinin parasını vermediği için tarlada çalıştıracak kimse bulamamaya başlamış ve maddi durumu kötüye gitmektedir. Mahmut ve karısı Nazmiye köyü terk edip şehre yerleşmişler, sık sık babasından para yollamasını istemektedir. Nazmiye kocasını şehirde tanıştığı biriyle aldatırken kocasına yakalanmıştır her ikisini de orda vuran, Mahmut hapse girmiştir. Bunu duyan babası hemen onu ziyarete gitmiş ancak ağır hasta olduğu için hastaneye kaldırılan Mahmut’u görememişlerdir. Sonra ki gün öldüğü haberini almışlar ve büyük bir üzüntü ile köylerine dönmüşlerdir. Bütün paraları bittiği için yiyecek hiçbir şey bulamamaktadırlar. Aradan bir hafta geçmeden Halil Efendi de üzümlerini arılardan korumaya çalışırken onların saldırısına uğramış ve oracıkta ölmüştür.

Yetim Ali

Kemalettin Tuğcu

Burçak köyü, komşu köylere çok uzak, yolu olmayan, kendi yağıyla kavrulan bir köydü. Burçak’ın okulu, çeşmesi, değirmeni, kahvesi ve evlerinde de dokuma tezgâhları vardı. Yetim Ali işte bu köyde yaşıyordu. Ali, bu köyde, anası, babası ölmüş, kimsesi kalmamış, on iki yaşında bir oğlancıktı. Ona köyde yetim adını takmışlardı. Okuldaki öğretmen bu mahzun bakışlı, sessiz çocuğu çok sevmiş, onun yetim sözüne içerlediğini düşünmüş ve ona Aliş demeye başlamıştı. Köylüler de bunu beğenmişti artık Yetim Ali’nin adı Aliş olmuştu.

Aliş’e babasından bir evcik, bir bağ, üç tane ceviz ağacı, anasından da bir inek kalmıştı. Aliş sekiz yaşından beri baba evinde yalnız oturuyor, cevizleri, ineğin sütünü satıyor, harmanlara yardım ediyor geçinip gidiyordu. Geçimini sağlamak için çalışmak zorundaydı ve dolayısıyla bazen okulu aksatmak zorunda kalsa da derslerine çalışmayı ihmal etmezdi. Günlerden bir gün Aliş, muhtarın kaybolan kuzusunu ararken otların üzerinde yeni doğmuş bir sıpanın yattığını görür. Doğarken annesini kaybeden sıpa, Aliş’i çok etkiler ve sahibinden onu kendisine vermesini ister. Bu yavruyu ona anasından yadigâr kalan ineğin sütüyle besleyip adını da Mercan adını koyar. Mercan artık Aliş’e can yoldaşı olmuştur.

“Mercan’ın, Aliş’le Nazlı’nın peşi sıra sınıfa girdiğini anlayan öğretmen okulu bahçe kapısını kapattırdı. Bu sefer Mercan bahçeye bakan pencerelerden birinin önüne geliyor, oradan içeriye bakıyor çocuklar derslerini bitirip çıkıncaya kadar oradan ayrılmıyordu. Mercan yaramazdı. Öyle pek evde durmuyordu. Sarı inek arkasından ne kadar bağırırsa bağırsın köyün içinde dolaşıyor, kim Mercan diye seslense hemen onun yanına gidiyordu.

Deniz Demirdağ, “Sırça Köşkün Masalcısı”, Kitabın Ortası dergisi, Eylül 2019, sayı 30.

www.dunyabizim.com

Bu haber 65 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

SANAT-TARİH- YAZI DİZİ

Er-Rıhlâtu'l-ilmiyye

Er-Rıhlâtu'l-ilmiyye İlim öğrenmeye verilen önem, bizzat ilmin kendisine verilen önemle doğru orantılıdır. Geçmiş nesillerimiz ilim öğre...

Koçi Bey öldü ama tespit ettiği sorunlar hala yaşıyor

Koçi Bey öldü ama tespit ettiği sorunlar hala yaşıyor 17. yüzyıl Osmanlı yazar, düşünür ve devlet adamı Koçi Bey'in Risalesi, devletlerin belası kamusal hastalıkları...

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

MÜSLÜMANCA YAŞAM

ALPEREN

OSMANLI


OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


İSLAM HUZUR

NAMAZINI KIL


YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi