BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

ANKET

Türkiye cUMHURİYETİ bAŞKAN aDAYINIZ KİM






Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

M. Asım Köksal Hoca ile Kaetani'ye Reddiye'yi, İslâm Tarihi'ni ve Sünnet Aleyhtarlığını Konuştuk:

M. Asım Köksal Hoca ile Kaetani'ye Reddiye'yi, İslâm Tarihi'ni ve Sünnet Aleyhtarlığını Konuştuk:

Tarih 22 Mart 2019, 10:41 Editör HÜSEYİN NECATİ

Şimdi "El içinde vasiyet ettik ölmesek olmaz" diye bir söz vardır. Bu meseleyi ortaya çıkaran benim, söz veren benim, heyeti toplayan benim. Kendi kendime "Allah'a dayanayım bu işte gücüm yetebildiği kadar

Mustafa Asım Köksal (1913 - 1998) 1913 yılında Kayserinin Develi ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Develi Numune Mektebinde gördü. Kayseri ulemasından develi müftüsü İzzet Efendi'den medrese usulune göre Mukadimat-ı Ulum eğitimi aldı. Sonra Ankara'ya geldi ve kendi çabalarıyla bilgi ve görgüsünü artırdı. Ankara’da bulunduğu sıralarda Kerkük ulemasından Muhammed Efendi'nin öğrencisi oldu. İskilipli İbrahim Ethem’den tasavvuf terbiyesi alan Asım Köksal, aynı kişiden icazet aldı. 1933 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığında memuriyete başladı ve 31 yıl boyunca üst kurullarda çeşitli vazifelerde bulundu.1964 senesinde İslam Tarihi adlı eserini yazabilmek için emekli oldu. Bu güne kadar kaleme aldığı eserler şunlardır.İslam Tarihi-Hz Muhammed Aleyhisselam ve İslamiyet(18 cilt) Hz.Hüseyin ve Kerbela Faciası, Peygamberler Tarihi, Gençlere Din Klavuzu, Tevbe, Reddiye (Caetani'nin islam tarihine reddiye) Peygamberler (manzum) Peygamberimiz (manzum bir siret) Sohbetler, Armağan, Ezanlar, Bir Amerikalının 23 sorusuna cevap,Türkçe ezan meselesi, Şeyh Beddettin (basılmamıştır) Şeyh Ahmed Kuddusi-hayatı, mesleği, üstün kişiliği ve eserleri, İslam İlmihali. M.Asım KÖKSAL,18 ciltlik İslam Tarihi eseriyle 1983 yılında Pakistan siret ödülünü kazanmış, 1995 yılında Türkiye yazarlar birliği tarafından Yılın Kültür adamı seçilmiştir. Büyük İslam Alimi Mustafa Asım Köksal 28 Kasım 1998 tarihinde öldü. ALTINOLUK: Muhterem hocam, Allah ve Rasûlü'nün aşk ve muhabbeti içindeyaşanmış bir hayatınız var. Bir Kaeta'niye Reddiye, birde İslâm Tarihi, bütünömrünüzü Rasulullah çevresine rabtetmiş. Bize önce Kaetani'ile hesaplaşma çığırınınnasıl açıldığını anlatır mısınız? KÖKSAL: Efendim şüphesiz böyle bir çalışmayı yapmamda yaşadığım bazı hadiselerin tesiri olmuştur. Bundan seneler önce bir mezuniyet sırasında Develi'ye gitmiştim. Kayseri Ceza Reisi de benim mahalle arkadaşımdı. Pazar yerinde tesadüfen karşılaştık. O'nunla sabahlara kadar ders çalıştığımız olurdu. Böyle ayak üstü konuşurken, Halk Partisi'nin eski milletvekillerinden Osman Coşkun isimli yaşlı bir zat geldi. Ceza Reisi bizi tanıştırdıktan sonra Halk Partili şahıs "Buyrun bir kahve içelim" dedi, bir kulübe oturduk. Bu zat bana hitaben "başkalarına sorsam bana dinsiz imansız derler ama sana sormakta bir sakınca görmüyorum" diyerek söze başladı. Ben de, "sor, bildiğim bir şeyse cevap veririm"dedim. isimleri de yanlış telaffuz ederek Kaetani tarihinde aleyhte olan iddiaları başladı sormaya. Ama, Kaetani'nin her tarafını ezberlemiş. O soruyor, ben cevap veriyorum. Böyle epeyce devam ettik. Ben sorulara kızmış olacağım ki "Azizim sen Kaetani'ye dellallık ediyorsun" dedim. "Dünyada Kaetani'nin sözlerini çürütecek bir adam çıkmış değil" diye mukabele etti. "Ben, müslümanların en aciz bir ferdi olmama rağmen onun ipliğini tek başıma pazara dökerim" dedim. "Çok temenni ederim ama şimdiye kadar böyle bir babayiğit çıkmış değil, şimdiden sonra da çıkacağını zannetmem" dedi. Ben de "Orasını zaman gösterir" diye karşılık verdim. Sonra etrafıma baktım ki sandalyeyi alan çevremize oturmuş. Tartışmanın heyecanından hiç kimseyi farketmemişim. Yanımıza toplananlar "Osman soruları ve cevapları dinledik, senin pes demen lâzım biz hakem sayılırız" dediler ama o buna hiç yanaşmadığı gibi, beş vakit namazın da sonradan uydurulduğunu, Kur'an'da da olmadığını iddiaya kalkıştı. Yemekten sonra tekrar buluşmak üzere sözleştik ama o gelmedi. O sıralarda Eyüp Sabri Hayırlıoğlu reis idi. Develi'den döndükten sonra yanına çıkdım. Dedim ki: "Develi gibi körfez bir yerde, eski bir milletvekili, beni dört saat Kaetani'nin yazdığı Hüseyin Cahit'in tercüme ettiği kitaptan sual yağmuruna tuttu. Kitabı okumuş, benimsemiş, böyle birinin devlet reisi yahut maarif vekili veya üniversite hocası olduğunu düşünün ve bunun açacağı tahribatı hesab edin" dedim. Böylece Ali Himmet Berki'nin başkanlığında bir heyetin teşkil edilmesine karar verildi. Yaptığımız çalışmalar neticesinde dünya üzerinde müsteşriklere cevap mahiyetinde yazılmış bir eserin bulunmadığını öğrendik. Heyet de, bu meselede bir şey yapmayınca dağıldı. Şimdi "El içinde vasiyet ettik ölmesek olmaz" diye bir söz vardır. Bu meseleyi ortaya çıkaran benim, söz veren benim, heyeti toplayan benim. Kendi kendime "Allah'a dayanayım bu işte gücüm yetebildiği kadar gideyim, dedim. Derken çalışmalar başladı. Bir ay iki ay derken altı ay oldu ama, bende ne uyku kaldı ne huzur kaldı, ne yemek içmek kaldı, tamamen kadit kaldım. Kemerimde sıkacak delik falan kalmadı. Daha başında, hatta başında bile olmadığım bir işte, ne vakte kadar böyle devam edebilirdim? Derken bir gevşeklik başladı, bırakayım dedim. İskilipli bir Ethem Efendi vardı, rahmetullahi aleyh. Bu işle uğraştığımı bilirdi; durumu ona açtım. Ethem Efendi "Oğlum niçin bırakacaksın?" dedi. "Efendim sıhhatim kalmadı, iştah huzur uyku hiçbir şey kalmadı" dedim. "Sen bu işi bırakınca Allah sana sıhhat verecek mi? Sen bu işi yapmaya manen memursun, bırakmak senin için çok tehlikeli olur. Bu, cepheden kaçmak gibidir, aman dikkat et" buyurdu. "Öyle ise ölürsem öleyim bu yolda, dua et şu işi bitireyim" dedim. Böylece beş sene sonunda Kaetani'ye Reddiyeyi tamamlamış oldum. Kitab bitti ama, tebyiz etmenin imkânı yok. Örümcek ağı gibi, kimse de içinden çıkamaz . O sıralar sağlığım da iyice bozulmuştu. Hatta muayeneye gelen doktorlar yüzde on yaşar diyorlarmış. Ben de dualarımda diyorum ki: "Ya Rabbi ömrüm tükendiyse şu kitabın içinden kim çıkacak. Bunu tebyiz edip bastırıncaya kadar müsaade et, ondan sonra ne yaparsan yap". Ve öylece Allah kaldırdı beni. O reddiyeyi yazarken o kadar zor günler yaşadım ki, hani iki horoz birbiriyle kavga ederken kan içinde kalırlar, ikisi de kaçmak ister ama kaçmak mümkün değildir. Tabiri caizse o hale geldim. Bıktım usandım çünkü, mütemadiyen kötüyle uğraşıyorsunuz. Bir de bu reddiyeyi hazırlayıncaya kadar Avrupalılar hakkında daha iyi şeyler düşünürdüm. Bilgileri az olabilir ama makul ve dürüst düşünebilirler gibi bir inançtaydım. Fakat bir insanın ahlâken bu kadar alçalabileceğini hiç bilmiyordum. Öyle ki beyaza siyah diyebilecek kadar kafir olduklarını hayretle gördüm. ALTINOLUK: Efendim Kaetani'ye reddiyeyi hazırlarken uzun müddet onunla boğuşmak zorunda kaldınız. Bu arada etkilendiğiniz hususlar oldu mu? KÖKSAL: Bu adam benim ahlâkımı bir tek hususta bozdu. O da en dürüst kimseler dahi olsa söylediği ya da yazdığı şeyin aslını görmedikçe inanamıyorum. Bu gâvurun benim üzerimdeki etkisi ama, bundan pek de memnuniyetsiz değilim. ALTINOLUK: Muhterem Hocam, Kaetani'ye reddiyeden sonra İslâm Tarihi'ne başladınız. Ve çok uzun yıllarınız Rasûlullah'ın siretini tetkikle geçti. Rasûlullah ve O'nun ashabını derinlemesine inceleyen birisi olarak bize duygularınızı anlatır mısınız? KÖKSAL: Efendim Kaetani'ye Reddiye'yi bitirdikten sonra ana kaynaklarımıza inerek Peygamberimizin hayatını en geniş biçimde yazmak benim için farz-ı ayn oldu dedim. Reddiyeyi yazmak bana bu kararı verdirdi. Yoksa, belki böyle bir çalışmaya cesaret edemezdim. O gavurla boğuşmak beni idmanlaştırdı. Böylece İslâm tarihine başladım. Bu kitabın mukaddimesinde de ifade ettiğim gibi İslâm Tarihi'ni yazarken adeta Rasûlullah ile, ashab ile hadiselerin içinde yaşamış gibiydim. Sanki bu alemden o aleme geçmiş gibi oldum. Onların ızdıraplarıyla muzdarip sürurlarıyla mesrur geçti günlerim. ALTINOLUK: İslâm Tarihi eserinizin Pakistan'da ödül aldığını biliyoruz. Biraz da bundan bahseder misiniz? KÖKSAL: Pakistan'da böyle bir yarışma açılmış. Bizim haberimiz falan yoktu. Yazarlar Birliği böyle bir yarışmadan bizi haberdar etti. Yarışmaya katılmaya pek razı olmadım ama çocuklar çok ısrar ettiler. Bu eseri hazırlamakla önemli bir hizmet yaptın, şimdi de milletlerarası bir ödül alırsa başka dillere de tercüme edilir, eserin faydası umuma teşmil edilir, dediler. Biz de peki dedik. Eseri göndermek biraz meseleli oldu ama, birincilik kazanması da bizleri memnun etti. ALTINOLUK: Efendim Sami Efendi hazretleri, sohbetlerinde sizin eserinizden de okunmasını arzu ederlermiş. KÖKSAL: Öyledir efendim. Hazretle aramızda çok şeyler olmuştur. Mekke devrinin ilk cildini kendi elleriyle yazmış, sohbetlerde de ondan okunmasını emretmiş. Hatta Pîr efendiden sonra gelen muhterem zat, bir gün beni sohbette görünce "su geldi teyemmüm bozuldu. Sâmi efendi sohbetlerinde sizin kitabınızdan okunmasını emretmişlerdi. Siz buraya geldiğinize göre buyrun siz okuyun" dediler. Ben de oradan bir bahis okudum. Sami efendi hazretlerinin vefatını işittiğim zaman da hislenmiş, birşeyler yazmıştım. Hacı Ömer Kirazoğlu'na bir vesile ile bunu verdiğimde şöyle demişti: "Bu, valide hanım için dünyadan da kıymetli bir şeydir". Tebürrüken size de okuyayım: Ruhu Sâmi İrciî emrin alınca Ta'bede Göçtü hiç dinlenmeden dergâhı Pâkı İzzete Hazretin bir kuş gibi sıklette narin cismi de Defn'olundu grubu şâhı enbiyada cennete. ALTINOLUK: Efendim sizin Peygamber efendimiz için yazdığınız bir de Naat-ı Şerif'iniz var. KÖKSAL: Evet, Rasûlullah için yazdığım bir Na'at var. Bu Na'at'ta Rasûlullah'ın, Kur'an-ı Kerim'de, Hadis-i şeriflerde, tarihi kaynaklarda dile getirilen vasıflarını, mucizelerini, faziletlerini, icraatlarını dile getirmeye çalıştım. Aynı zamanda öğretici olmasını düşündüm. Bu Na'at, Kamusi'l-Muhitteki "Na'at bir şeyi muttasıf bulunduğu sıfatları dile getirmek suretiyle yazılan şeydir" diye. geçen kaideye uygun oldu. Seksen dört beyitten oluşan Na'at'ımda Rasûlullah'ın bu özelliklerini dile getirdim elhamdülillah. Bu na'at'ta bir yer vardır ki onu anlatmak istiyorum: Şimdi çift Muhammed yazısı vardır. Ben bu yazıyı bir gazetede gördüm. Bir gece yolculuğunda baktım ki karşıdan gelen otobüs, taksi, vesair vasıtaların farlarında bu çift Muhammed yazısı mevcud. Acaba tesadüfen mi görüyorum şeklinde bir mülahaza geldi geçti. Sonra elektriklerin olmadığı bir gün evin çatısına çıkmak icabetmişti. Çıktım baktım ki, direkte bir ampul yanıyor. Meğer kiremitlerin arasından güneş ışığı direğe aksetmiş orada ampüllenmiş. İçinde de yine Muhammed yazıyor. Sonra mum ışığına baktım, yine aynı yazı mevcud. Na'at'taki şu beyt bu gördüklerimin tesiriyle yazıldı: Kainat örgüsüne işlenmiş özel adın Işıkların tuğrası tuğudur güzel adın. ALTINOLUK: Muhterem hocam, son zamanlarda İslâm'ın üzerine oturduğu temel yapıyı değiştirmeyi hedefleyen fikirler yayılmak isteniyor. Bazı muhitlerde bir sünnet düşmanlığıdır salgını var. Bazı kişilerin de bu yanlış cereyana kapılabildikleri gözleniyor. Bir ilim adamı olarak sünnetle, hadisle ve ashabla içice yaşamış bir kişi olarak, bu meseleye ilişkin görüşlerinizi öğrenebilir miyiz? KÖKSAL: Bahsettiğiniz cereyan öyle bir mevzudur ki, enine boyuna genişletmek, üzerinde durmak gerekiyor. Hürriyet gazetesinde ve daha başka neşriyatlarda, "Biz Kur'an müslümanlığını kabul ederiz. Mezhep imamları Kur'an müslümanlığını zorlaştırdığı için, mezhep imamlarını da onların mezheplerini de kabul etmeyiz. Sünnet ve hadisi de kabul etmiyoruz. Bütün dünyayı müslümanlaştıracağız. Çünkü onlara kolay bir İslâm sunacağız." şeklinde iddialara rastlanılmaktadır. Böyle bir durumda Kitap ve Sünneti yeniden ele almak gerekiyor. Sünnetin Kur'an'a nasıl dayandığını, ayetlerden nasıl çıktığını ve sünnet olmadıktan sonra Kur'an'ı doğru anlamanın mümkün olmadığını açıklamak gerekiyor. Tarihi vakalarda Kur'an ve Sünnet, İslâm'a temel iki esaslı kaynak olduğuna dair şöyle bir örneği verebiliriz: Rasûlullah aleyhisselâm Muaz İbni Cebel'i Yemen'e gönderirken "seni öyle bir yere gönderiyorum ki bir sürü dâvâ ile karşılaşacaksın. O zaman neye göre hüküm vereceksin?" diye sormuş. Muaz(r.a.) "Allah'ın kitabına dayanır hükmümü veririm", diye cevap veriyor. "Orada bulamazsan ne yaparsın". "Rasûlullah'ın sünnetine dayanırım". "Orada da bulamazsan". "İçtihad ederim" cevablarını veriyor. Rasûlullah aleyhisselam bu konuşma üzerine "Hamd olsun Allah'a ki Rasûlü'nün elçisini Rasûlü'nün razı olacağı şeye muvaffak kıldı" diyor. Şimdi, Rasûlullah Muaz'ı Yemen'e gönderirken sünnet diye bir müessese olmasaydı, ona sorar mıydı? Ve bu cevapları alabilir miydi? Veda Haccı hutbelerinden birisinde de, "bu benim belki son haccımdır. Bir daha bana müşkillerinizi soramayabilirsiniz. Ama ben size Allah'ın kitabını ve Rasûlü'nün sünnetini bırakıyorum. Buna sımsıkı sarıldığınız zaman dalâlete düşmezsiniz" buyurmuştur. Yüz binden fazla hüccacdan hiç biri "Ya Rasûlallah, kitabı anladık . Ama bu sünnet nedir?" diye sormamış. Rasûlullah malum olmayan birşeyi emreder miydi? Bunun anlaşılması lâzım. Şimdi Rasûlullah'dan sonra Hz. Ebubekir halife oluyor. Bu da tarihi bir vakıadır ki, Hz. Ebubekir kendisine getirilen bir davada Allah'ın kitabına başvurur, orada bulamazsa sünnete dayanırdı. Orada da bulamazsa Ashabın büyüklerini çağırır önüne gelen davayı anlatırdı. Bilen birisi var ise ona göre hüküm verir, yoksa içtihad ederdi. Hz. Ömer'in bir mektubu vardır. Bu da tarihi bir vakıadır. Valiye şunları söylüyor: "Allah'ın kitabına başvur, orada bulamazsan Rasûlullah'ın sünnetine başvur, orada da bulamazsan sülehâyı ümmetin ve bu sahada selâhiyetli zevatın neler yaptığına başvur ve ona göre hüküm ver. Eğer onlarda da bir şey bulamazsan içtihad yap, ama bunda acele etme" demiştir. Serahsî'nin Mebsûtu'nda şöyle bir hadise anlatılır: Şam halkı Hz. Ömer'e kadılarını şikayet ediyorlar. "İyidir ama çok gençtir, göz doldurmuyor" diyorlar. Çünkü Şahların ve Kisraların hakimiyetinde, valilerin ihtişam ve saltanatını gören Şamlılar istiyorlar ki, karşılarında kalafatlı bir vali olsun. Hz. Ömer bahsedilen kadı'nın kendisine gönderilmesini istiyor. Hz. Ömer kadı'yı görünce bakıyor, hakikaten çocuksu ve göz doldurmuyor. "Sana bir dâvâ getirildiği zaman neye göre hüküm verirsin?" diye ona soruyor. Kadı "Allah'ın kitabına göre hükmümü veririm. Orada bulamaz isem sünnete dayanırım. Orada da bulamaz isem Ebubekir'in sünnetine bakarım. Orada da bulamaz isem senin sünnetine bakarım. Eğer sende de davayla ilgili birşey bulamaz isem o zaman içtihad ederim" diyor. Hz. Ömer "Git, sen Şam'ın hiç azledilmeyecek kadı'sısın" deyip vazifesinin başına gönderiyor. Bu sebeple sünnet Kur'an'ın açıklamasıdır. İmam Şafii der ki: "icma-i ümmet sünnetin şerhidir; Sünnet de Kur'an-ı Kerim'in şerhidir." Bu çok önemli bir noktadır. Sonra Rasûlullah aleyhisselam Medine'deki müslümanlara sünnetini öğretmekle kalmamış çevredeki müslüman kabilelere de Kur'an öğreticilerinin yanında sünneti öğretmek için de öğreticiler göndermiştir. Bu da tarihi bir vakıadır ki, Ebu Zer Gıfari hazretleri şöyle söylemiştir: "Rasûlullah aleyhisselam bize sünnetleri öğretmemizi emretti. Rasûlullah aleyhisselamdan işittiğim bir hadisi, şu kılıcı boynuma dayasanız, ben de onu boynum kesilmeden teslim edeceğime kanaat getirsem, o hadisi söylerim. "Yani ashabını böyle yetiştirmiş Rasûlullah. Şimdi bu yeni yetişenlerin sünneti kabul etmemeleri ilmi inançlarından falan değil. Bu gayr-i müslimlerin tuzağıdır. Gayr-i müslimler biliyorlardı ki, müslümanlar Kitaba ve Sünnete sımsıkı sarıldıkları zaman dünyayı titrettiler. Bunu haçlı seferleri bile durduramadı. Gerçi müslümanlarda bu güç şimdi kalmadı ama, tekrar Kitap ve Sünnete sarılacak olurlarsa eski güçlerini aynen bulacaklardır. Şimdi gelecekte olabilecek bu durum için ne yapıp edip Kur'an ve Sünneti ellerinden almak lâzım diye düşünüyorlar. Fakat Kur'an ve Sünnet kale gibi yan yana dipdiri duruyor. Müslümanların elinden bunu nasıl alacaklarının hesabını yapıyorlar. Bu hesap ikisini ayrı ayrı bölmek şeklinde çıkıyor. Bunlar öncelikle, "Kur'an güvenebileceğimiz tek kaynak" diyecekler ama, ileride ona söyleyecekleri şeyler de olacak. Bu gün için şunu söylüyorlar: "Sünnet, peygamberi (tabi peygamber dedikleri zaman bir isim olarak kaydediyorlar, yoksa bizim inandığımız mânâda değil. Sadece ad olarak kullanıyorlar) değil sonradan gelenlerin peygambere neler söylettiklerini, neler yaptırdıklarını ifade eder. Sonradan gelenler, "peygamber şöyle söylerse işimize gelir" demişler, uydurmuşlar. Bu sözlerin aynısını gayr-i müslimler ansiklopediklerinde, dergilerinde, kitaplarında hep yazmışlardır. Şimdi gayr-i müslimler bu sözleri tekrarlaya tekrarlaya maalesef bizimkilere de dedirtmeyi başarıyorlar. "Biz Kur'an'da olanı kabul ederiz, onun dışındakileri kabul etmeyiz" demeye başlamıştır bizimkiler. Peki Kur'an'da namaz var mı? Var. Ama "salat" kelimesiyle geçer. Lügatte "salât" ise dua demektir. Elini kaldırıp Allah'a dua edersin, sonra da yüzüne çalarsın tamam namaz kıldın demektir. Eğer siz efendim namaz şöyle kılınır, böyle kılınır diyecek olursanız, "o anlattıklarınız sünnette, "biz ise zaten onu kabul etmiyoruz" diyeceklerdir. Peki Kur'an'da zekât var mı? Var, ama şu kadar da şunu vereceksin diye bir şey var mı? Yok. O halde zekât da gitti. Hacca gelince, şimdi bu menasiki haccı kimse kabul etmeyecek. Turist gibi gidip gelecek, bu iş de böylece bitmiş olacak. O halde "Kur'an'da olmayan şeyi kabul etmiyoruz" denildi mi İslâm'ın ibadet alanları yıkılacağı gibi diğer alanları da bundan etkilenir. Halbuki Rasûlullah efendimizin kendi başına kaldığı zamanlarda da bazı ayetlerin manasını Cebrail'e sorduğu onun da "Vallahi ben de bilmiyorum ya Resûlallah, gidip öğrenip geleyim" dediği vakidir. Gidip geldikten sonra "Ya Muhammed (a.s.), Rabbin sana zulmedeni affetmeni, seni mahrum edene vermeni, seninle ilgisini kesenle ilgilenmeni, marufu emretmeni" emrediyor. Şimdi sünneti ortadan kaldırdığın zaman bu ayeti nasıl anlayacaksın? Anlayamadığın için de uydurmaya başlayacaksın. Bu verdiğimiz misal Rasûlullah'ın amelî bir sünneti. Bir de ashabının gözü önünde cereyan eden "fiilî sünneti" vardır ki, asla inkar edilemez. Hadi bir sahabenin naklettiği hadisi o da inkar edilemez ama faraza kabul etmedin. Fakat bu "fiili sünnet" bir kişi değil on kişi değil, binlerce kişinin her gün görüp işlediği bir amel. Bu nasıl uydurma olabilir, anlamak mümkün değil. Şimdi Cebrail Aleyhisselam gelmiş ve Rasûlullah'a nasıl abdest alınacağını bizzat alarak göstermiş; Sonra nasıl namaz kılınacağını yine Rasûlullah'a imam olarak göstermiş. Sonra beş vakit namaz farz kılındığı zaman tek tek bütün namaz vakitlerini göstermiş. Rasûlullah da bunları talim etmiş. Rasûlullah'ın namazda nasıl tekbir getirdiğini, nasıl rükû ve secde yaptığını hadis kitaplarında okuyoruz. Ve bunları ashab her zaman görmüş. Resulullah ile günün beş vakit namazını hep birlikte kılmışlar. Şimdi bütün bunlara göz yum ve Kur'an'dan namaz öğren. Dünyada pek çok insanın bile güzel söz ve davranışları, tavsiye ve tecrübeleri evladına aile ve akrabalarına hatıra olarak kalmıştır. Şu halde dünyada pek çok şeyi değiştiren Fahr-i Alem hiç ağzını açıp ta haşa konuşmamış, ona ne bir şey sorulmuş ne de o cevap vermiş değil öyle mi? Ashabın hepsi sağır mıydı ki hiç bir şey duymadı Rasûlullah'dan. Ashabın hepsi körmüydü ki hiç bir şey görmedi Rasûlullah'dan. Haşa böyle değildi tabiî. Ama bu asılsız iddialar çıldıran bir insanın yapacağı işlerdir. Maalesef dışarıdan düşmanlar içeriden de bizimkiler bu tür şeylere kapılmaktadırlar. Bilgisizlikten kaynaklanan bu cür'et cehaletin cür'etidir. Bu büyük zararı önlemek için herkesin elinden geleni yapması gerekir. Çünkü birtakım bilmeyen kişiler, sureti haktan gibi görünen cahillerin peşine takılabilmekte, "İslâm kolay olsun, herkes de müslüman olsun" gibi yanlış düşüncelere kapılabilmektedirler. Bakınız Kaetani papalığın kendisine yazdırdığı kitabının önsözünde şöyle diyor: "Dünyanın gayet özlenilen Hristiyanlaştırılmasına yegane engel müslümanlıktır ve müslümanlardır. Ah şu müslümanlar olmasa bütün dünya hristiyan olur". Şimdi Batının karşısında İslâm'ın vaziyeti budur. Şimdi kalkıp da "Biz yirminci asır kafasıyla, kültürüyle Kur'an'ı daha iyi anlarız demek doğru değildir. 1200 sene evvel basit bilgi ve zekalarla yazılmış tefsirleri kabul edemeyiz" düşünceleri de gayet yanlıştır, Rasûlullah efendimizin "Hikmeti öğret" diye dua ettiği İbni Abbas hazretlerini biliriz. İbni Abbas hazretleri "Kur'an'da sadece üç kelimeyi bilmiyorum" diyor. Halbuki bu üç kelimenin manasını herkesin bildiği şekliyle o da biliyor. Fakat kendi ilmi usulüne göre o manaya geldiğini gösterecek bir delili yok. Bunun dışında bütün muğlâk kelimelerin ilmine sahip. Nafi b. Ezrah ile Havariç ulemasından Necde b. Umeyr diye iki arkadaş var. Bunlar nerede bir ilim adamı parlamışsa yanına giderler ve muğlak kelimeler üzerinde sorular sorarlarmış. Bunlar dolaşa dolaşa Mekke'ye gelmişler. İbni Abbas hazretleri de Zemzem kuyusunun duvarına dayanmış vaziyette, Kâbe ulemasının sorularına cevap verirken bu ikisi tesadüf etmişler. Bir müddet İbni Abbas'ı dinledikten sonra Nafi arkadaşına "Kendisinde olmayan bir bilgiye rağmen konuşan şu gence haddini bildirelim" diyor. Sonra İbni Abbas hazretlerinin arkasına dolaşıp müstehzi bir eda ile "Maşaallah bu ne cür'ettir ki sende olmayan bir ilimle Kur'an'ı tefsire kalkışıyorsun" diyor. İbn Abbas dönüp "anası ağlayasıca sana benden daha cüretkârını haber vereyim mi?" deyince, "o da kimmiş" diyor. İbni Abbas'ın "İlmi var ama konuşmuyor, işte bu benden daha cüretkardır" cevabına Nafi "haklısın" diyor. Sonra da Nafi "ona birtakım sorular soracağını bunlara cevap isterim" deyip başlıyor sormaya. Kur'an'da geçen bütün muğlak kelimeleri bir bir soruyor. İbni Abbas da cevaplarını veriyor. Peki diyor Nafi, "Kur'an nazil olmadan Arablar şu kelimeyi biliyorlar miydi?" İbni Abbas "evet biliyorlardı, cahiliye şuarasından İmriül Kays bu kelimeyi şu beyitte kullanmıştır" deyip delilini de gösteriyor. Böylece sorular tamamıyla cevaplandırılmış oluyor. Şimdi bu bir ilimdir ki Kur'an'daki üç kelime hariç bütün kelimeleri, İmriül Kays örneğinde olduğu gibi delilleriyle biliyor. Diğer üç kelimeyi de biliyor ama, gösterdiği delil yok. Şimdi biz İbni Abbas'ın Kur'an hakkındaki tefsirini bir tarata iteceğiz, şimdiki iddiacıların yarım kafasıyla, yarım imanıyla yaptıkları mânâya doğru diyeceğiz öyle mi? İşte bu dalalet yeter. Bakınız Meşahiru'n-Nisa'da şöyle bir hadise anlatılır. Büyük muhaddis, Şeyhül İslam, Fakih aynı zamanda Buhari'nin üstadlarından olan Abdullah ibni Mübarek (H. 118-181) Beytullahi haccetmek ve Rasûlullah'ı ziyaret etmek maksadıyla yola çıkmış. Kendisi anlatıyor: "Yolda bir karaltı gördüm. Yanına vardığımda bir de ne göreyim ihtiyar bir kadın, örtüsüne bürünmüş oturuyor. Selam verdim, Yasin sûresindeki ."Selamün kavlen min rabbirRahim" ayetiyle cevap verdi. Sen bu ıssız çölde ne yapıyorsun dedim, bir ayet okudu ki yolunu kaybettiğini anladım. Senin yanında yiyecek de görmüyorum, dedim, oruçlu olduğunu ifade eden bir ayet okudu. Ben soruyordum, o da hep ayetle cevap veriyordu. Bak sen misafirsin sonra ramazan da değil, dedim, "misafirin ramazanda oruç tutması hayırlı olur" manasına gelen ayeti okudu. Peki sen nereye gitmek istiyorsun, dediğimde de İsra sûresinin birinci ayetini okudu, anladım ki Kudüs'e gitmek istiyor. Seni o halde deveme bindirip kafilene yetiştireyim, dedim, "hayır olarak ne yaparsanız Allah onun karşılığını verir" anlamına gelen ayeti okudu. Devemi getirip önüne ıhtırınca "gözlerinizi haramdan sakınınız" anlamına gelen ayeti okudu. Ben de başımı başka tarafa çevirdim. Sonra deveye binerken hayvan ürktü ve elbisesi yırtıldı. "Başınıza gelen musibet sizin elinizin kazancıdır" anlamına gelen ayeti okudu. Devemi tekrar tuttum getirdim, "işte Allah sizlere bu hayvanları lütfü insanıyla ram kıldı, yoksa siz nasıl baş ederdiniz" anlamına gelen ayeti okudu. Sonra da yola koyulduk. Ben hem birşeyler okuyor hem de devenin yularından hızlı hızlı çekiyordum. Bu sırada Lokman sûresinde "Yürüyüşünüzde itidalden ayrılmayın sesinizi de yükseltmeyin" mealine gelecek ayeti okudu ,sesimi kestim, hızımı da yavaşlattım. Bu defa da şiir okumaya başlayınca, "Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyunuz" mealindeki ayeti okudu. Artık ağızımı tamamen kapadım. Nereden aklıma geldi bilmiyorum. Senin kocan var mı? diye sordum, "Sorduğunuz zaman cevabı hoşunuza gitmeyecek şeyi sormayınız" anlamına gelen ayeti okudu. Nihayet kafileye yetişdik. Bu kafilede senin kimin var deyince bir ayet okudu, anladım ki evladları var. Peki bunlar ne iş yapar dedim, kılavuzluk yaptıklarını anlatacak bir ayet okudu. İsimlerini sordum üç ayet okudu: birinde İbrahim, birinde Yahya, diğerinde de Musa ismi geçiyordu, İbrahim, Yahya, Musa diye seslenince, üç tane yiğit delikanlı koşup geldiler. Evladları gelince Ashabı Kehfin "para alın da gidin yiyecek bir şeyler getirin" anlamına gelen ayetini okudu. Oğullarından biri koştu, yiyecek bir şeyler getirip önüme koydular. Ben "vallahi şu ananızın halinden haber vermezseniz bunu yemek bana haramdır" dedim. Dediler ki, "bu anamız kırk yıl oldu ki beşer kelâmı konuşmaz. Bir şey istediği zaman bir ayet okur ne istediğini anlarız. Bir şey sorduğumuz zaman da bir ayet okur o ayetten alacağımız cevabı alırız". Allah şu ananıza ne büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuş diye mukabele ettim. Şu anlatılana baktığımız zaman, sadece erkeklerde değil kadınlarda da Kur'an'la tamamen özleşme olan örneklerle karşılaşıyoruz. Öyle ki bütün Kur'an gözlerinin önünde ve kırk yıl beşer kelâmı konuşmuyor. Her isteğini Kur'an'la ifade ediyor. Şimdi böyle ilim sahipleri yanında şimdikilerin esamesi mi okunur. ALTINOLUK: Hocam bu yeni hareketle müsteşrik hareket arasında yakın bağlar var gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz? KÖKSAL: Bilerek de bilmeyerek de maalesef onların davalarına hizmet ediyorlar. Bilmeyenler mazur sayılmazlar. Böyle, İslâmiyete zarar verecek bir hususta bilmemek bizi mazur saydırmaz. ALTINOLUK: Hocam Altınoluk'u okuyan bir genç kitle var. İslâmî bilgilenmede bu arkadaşlarımıza neler tavsiye edersiniz? KÖKSAL: Tavsiyem okuyacakları kitabın yazarı, onun inancı ve ilmi hakkındatam bir bilgi sahibi olmalarıdır. Yazarın tam manasıyla güvenilir bir kişi olması gerekir, ismine ve şöhretine kanılacak olunursa, okunacak her bilgi gerçek olarakkabul edilir. Bu da araştırma açısından çok zararlı olur. Tabi bu tesbitin yapılması zordur. Eskiden Meşihat'ta Tetkikat ve Te'lifatı İslâmiye Encümeni diye birmüracaat kapısı vardı, İslâmî mahiyette yazılan her kitap basılacağı zaman,muhakkak bu encümenin tetkikine arzedilirdi. Dolayısıyla araştırmalarda müellifintanınması artık gençlerin üzerine düşmektedir. "YA ÖLÜNCE SENDEN AYRILIRSAK" Hz. Aişe (r. anha) anlatıyor: Bir gün Rasûlullah (s.a)'in yanına bir adam geldi ve: ''Ey Allah'ın elçisi, ben seni canımdan çok seviyorum. Seni oğlumdan da fazla seviyorum. Bazen evde otururken aklıma sen geliyorsun. O zaman ev bana dar geliyor. Hemen kalkıp yanına gelerek mübarek yüzüne bakmakla ferahlıyorum. Seni görmesem canım çıkacakmış gibi oluyor. Fakat beni bir şey düşündürüyor. Yarın ikimiz de öleceğiz. Sen cennete girince diğer peygamberlerle beraber olacaksın. Ben ise daha aşağı mertebede kalacağım için seni bir daha görmemekten korkuyorum" dedi. Hz. Peygamber ona herhangi bir cevap vermedi. Adam ayrılıp gitti. Daha sonra Nisa sûresindeki; "Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine lütuflardabulunduğu peygamberler, siddîkler, şehidler ve salihlerle beraberdir. Bunlarne güzel arkadaştır!" (Nisa, 4/69) mealindeki ayet nazil oldu. Bunun üzerineResûlullah (s.a.) o adamı çağırdı ve kendisine bu ayeti okudu." Altınoluk Röportaj 1992 - Eylul, Sayı: 079, Sayfa: 010 "PEYGAMBER'E SÖVEN KİM? " Rasûlullah (s.a.) hakkında uygunsuz sözler sarfedenlerden birisi de küfrün elebaşlarından Ebû Cehil'di. Onun akibetini aşere-i mübeşşereden Abdurrahman b. Avf (r.a.) şöyle haber veriyor: "Bedir savaşında saflar arasında bulunuyordum. O sırada sağıma ve soluma baktım bir de ne göreyim ensardan iki çocuğun yanındayım. Biri beni dürterek: "Amca! Ebû Cehil'i tanır mısın?" dedi. Evet onu ne yapacaksın?" dedim. "Duyduğuma göre o Resûlullah (s.a.)'e söver, hakaret edermiş. Bu gün ya ben onu öldüreceğim, ya da bu yolda öleceğim" dedi. Ben çocuğun bu sözlerinden dolayı hayretler içinde kaldım. Diğeri de aynı şeyleri söyledi. Çok geçmeden Ebû Cehil'i müşrikler arasında dolaşırken gördüm. Onlara: "İşte bakın sorduğunuz adam! dedim. Hemen ona doğru koştular ve kılıçları ile vurarak onu öldürdüler." Altınoluk Röportaj 1992 - Eylul, Sayı: 079, Sayfa: 010

Bu haber 43 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

İSLAM DÜNYASI

Afrikada usul öğretiyoruz

Afrikada usul öğretiyoruz Biz Afrikaya sadece yardım götürmüyoruz. Oranın dilini, dokusunu, kokusunu, coğrafyasını her şeyini biliyoruz. Biz ...

Navaz Şerif’e yapılan darbenin anatomisi

Navaz Şerif’e yapılan darbenin anatomisi Son genel seçimlerden sonra farklı bir siyasi atmosfere giren Pakistan yolsuzluk iddialarıyla Başbakanı görevden uz...

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

MÜSLÜMANCA YAŞAM

ALPEREN

OSMANLI


OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


İSLAM HUZUR

NAMAZINI KIL


YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi