BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

ANKET

Türkiye cUMHURİYETİ bAŞKAN aDAYINIZ KİM






Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

Ümmetin ortak değeri Süleyman Hilmi Tunahan

Ümmetin ortak değeri Süleyman Hilmi Tunahan

Tarih 26 Aralık 2018, 10:55 Editör HÜSEYİN NECATİ

Ebul Faruk Süleyman Hilmi Tunahan 16 Eylül'de rahmet-i Rahmana kavuşmuştu. Süleyman Efendinin (ks) Kuran-ı Kerim öğretme mücadelesi özelinde kendilerini hayır ve rahmet niyazıyla yâd ediyoruz..

Üstad Süleyman Hilmi Tunahan Söz, söylenmekle Sevgili'nin güzelliğini artırmaz yahut eksiltmez. Ancak niyet halisse, Sevgili'nin adını anmak, belki sözü güzelleştirebilir.. Küçük çocuklara sorarız ya hep, falanı ne kadar seviyorsun? Yanıt kollarını açabildiğince büyük bir “çoooooook” olur ya hani… “Peki niye seviyorsun?” diye ekleriz ardından, bu kez cevap “benimle oyun oynuyor da ondan, bana çikolata alıyor da ondan…” vs. olur. Hakiki cevap “beni seviyor da ondan”dır aslında. Zira sevildiğini hissettirir tüm bu kendisi için yapılanlar çocuğa. Sevilmektir çocuğun gıdası… Sen mi beni seviyorsun ben mi seni? Allah dostları karşısında, hepimiz bu misaldeki çocuklarızdır aslında. Onları severiz, çünkü onlar bizi sever. Sevgi maşuktan âşığa doğru akar gelir… Hani sormuş ya bir gün bir Hakk dostu müridine, sen mi beni seviyorsun, ben mi seni? Aman efendim, demiş mürid, elbette sevilmeye layık olan sizsiniz, ben sizi seviyorum. Bunun üzerine birkaç gün geçmiş, mürid efendisini gördüğü zaman, kalbini bir katılık, bir soğukluk kaplamaya başlamış. İçinde çağıldayan o coşkun sevgiden eser bulamıyormuş. Istırap içindeymiş. Derken kendisinin mürşidi olan o zat gelmiş bir gün yanına… Demiş, kalbinden bir an sevgiyi aldırdık, bizi özlemez oldun. Şimdi söyle, sen mi beni seviyorsun, ben mi seni? Bütün bu uzun girizgâh, bir Seven’den bahsetmek için, yazıyı onunla süsleyip şereflendirmek için yazıldı gerçekte. Buna ihtiyaç vardı, zira ona dair yazacak kişi onu layık-ı vech ile sevme iddiasında bulunmaktan uzak, belki onun tarafından sevilmek lütfundan ümitvârdır. Allah’ın sevip de dostu kıldığını, kulları hakkıyla nasıl sevebilir ki… Üstad Süleyman Hilmi Tunahan Hakkında muhiplerinin hayranlık ve övgü dolu sözler serdetmekte yarıştığı; hakikatte Hakk’a düşman olanların karalama kampanyaları düzenlemeye uğraştığı; gerçekte övgünün de yerginin de çok ötesine ulaşmış, çünkü yalnız “Rıza-yı İlâhi”yi gaye edinmiş Mürşid-i Kamil… Ağaç meyvesinden belli olur, derken; onu arayanları icraatlarına bakmaya yönlendiren ve bir Hakk dostunun ancak yetiştirdiği talebelerle ve ifa ettiği hizmetlerle tanınabileceğini anlatan Hazreti Üstad’ın (k.s) gayesini biraz olsun anlamak, hayatına ve eserlerine bakarak mümkün olur zannederim. Üstad’ın manevî terbiyesi ile kimler meşgul oldu? Soyu Hz. Fatih’e dayanan, müderris bir babanın ihtiram ile yetiştirilmiş evladıdır… Aile ocağında başlayan eğitimi Silistre Rüşdiyesi’nde ve Silistre Satırlı Medresesi’nde devam eder. Ardından İstanbul'a gelerek Fatih Sahn-ı Semân Medresesine kaydolur. Fatih dersiâmlarından -yani profesörlerinden- ve o devrin meşhur âlimlerinden Bafralı Ahmet Hamdi Efendi’nin ders halkasına devam eder. 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet alır. Daha sonra dersiâm olarak yetişmek üzere Süleymaniye Camii medreselerinden Medresetü'l-Mütehassısîn’in tefsir ve hadis kısmına devam eder. 1919 senesinde buradan da birincilikle mezun olur. Aynı yıllarda, ailesinin çok büyük sorumluluk taşıması ve kul hakkına girilebileceği gibi sebeplerle, üç kadıdan ikisinin cehennemlik olacağı hadisine binaen endişe etmelerine rağmen, o günün hukuk fakültesi olan Medresetü'l-Kuzât’ı da üstün bir derece ile bitirir. Meşakkat zamanları ve zincire bağlanmaya çalışılan ejderhaBu bilgiler, zahirî ilimlerdeki yetkinliğine kifayet eder. Ancak Varis-i Resul olabilmek için, bu kifayet yeterli değildir. Batınî cephenin de kuvvetle beslenmesi gerekmektedir. İşte, Hz. Üstad’ın manevi terbiyesi ile de devrin kutbu olan Selâhüddîn İbni Mevlânâ Sirâcüddîn (k.s) Hazretleri cismanî nispet; İmam-ı Rabbanî (k.s) Hazretleri ise ruhanî nispet cihetleriyle meşgul olmuşlardır. Allah, sadık kullarını en zorlu imtihanlarla sınar ya… Hazretin dünyaya geldiği devir, başlı başına bir zahmet ve meşakkat devridir. Devlet-i Âliyye’nin son zamanları ve Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş yılları… Bir profesörü olarak mezun olduğu medreseler kapatılınca, dersiamlık vazifesi elden alınıp, vaizlik ile görevlendirilince Hz. Üstad hiç yüksünmez. Zira gaye, makam-mevki-ikbal gayesi değil, Rıza-i İlahi’dir. Bir sele kapılmış gibi cehenneme sürüklenen ümmet-i Muhammed’i kurtarmaya gayrettir. Kaldı ki gün gelecek, vaizlik belgesi bile elinden alınacaktır. Devrin zorlukları bununla sınırlı değildir. İslam harflerinin kaldırılışı ile pek çok kıymetli eser atılmış, yakılmış, toprağa gömülmüştür. Asıl gömülmek istenen ise, kalplerdeki iman ve irfan nurudur. Terakki önünde bir engel olarak görülen din, bir nevi ehlileştirilip, zincire bağlanması gereken ejderha muamelesi görmektedir. Elbette bu ejderhayı zincirlerinden kurtarıp, onun ateşini yüreklere salmaya “O Ejderhanın Sahibi”nce vazifelendirilmiş olanlar da bu zincirlenişten, bu esaretten paylarına düşeni alacaklardır. Nitekim öyle de olmuştur. Kitabullah’tan devşirilmiş ilimleri yaymaya, onların kaybolmasına engel olmaya çalışan devrin tüm Gönül Sultanları gibi, Hz. Üstad (k.s.) da eziyetler içinde ömrünün biricik vazifesini ifa etmeye gayret etmiştir. Sürekli tahkikatlar, gözaltına alınmalar, tabutluklardaki işkenceler arasında, her alanda kıskaca alınmaya çalışılan, hakkında asılsız davalar açılan Mübarek, bulduğu her fırsatta talebe okutmaya çalışacak; talebe bulamayınca kendi kızlarını okutacak, yevmiye ile işçi tutar gibi talebe “talep edecek”tir. Şu sözleri bu vaziyet karşısındaki halini ne de güzel özetlemektedir: “Okutma imkânı yoktu fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz, dedim. Fakat sonradan Cenab-ı Hakk sebepler halketti ve talebe okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor... Bütün bunlar, Cenab-ı Hakk’ın bize lütfudur.” “Evlatlarına dahi öğretmiyorlar!” Devrin bazı diğer âlimlerinin içler acısı halini ise, kendisinin bunca zahmet çekme sebebini soranlara verdiği cevapta görürüz: “Yarın hesap günü var. Allah Teala, ‘Süleyman! Verdiğim ilimle ne hizmet ettin, onu sana bu kara topraklara getir de göm diye mi verdim?’ derse ne cevap veririm. Zamane âlimlerinin bu husustaki gafletleri büyüktür. Sözde varis-i enbiyayız, derler. Nebilerin bıraktığı miras, şeriat-ı Ahmediye’ye hizmettir. Onlar kendi evlatlarına dahi öğretmiyorlar.” Böyle bir ahval içinde, önleri her kesildiğinde yola daha bir hızla devam etmeye çalışan Hz. Üstad (k.s.), emeklerinin meyvalarını irtihalinden önce görür. Açılan Kur’an kurslarında yalnız Kitabullah’ı yüzünden okuyan değil, İslamî ilimleri ve Arapça’yı bilen, öğrendiklerini tıpkı Üstadları gibi hayatlarına sirayet ettirmeye gayret eden talebeler yetişmektedir. Gün geçtikçe kurslar çoğalır ve Anadolu’ya bir bir yayılır. Meyve veren ağaç yahut kusurlular kapısı… Bu çalışmalar elbette tahkikatların çoğalmasına, takiplerin sıklaşmasına sebep olmaktadır. Üstelik zaman zaman İslam’a hizmet etmek gayesindeki kimselerce de eleştiriler gelmektedir Bunda, İslam düşmanlarının atmaya çalıştığı nifak tohumlarının payı olduğu kadar; çocuk denecek yaştaki talebelerin kürsülerdeki gür avaz seslerini duyup da çekemezlik, hizmetlerin gayesini anlayamama veyahut tasavvuf neşvesinden nasipdâr olamama gibi talihsizliklerin de payı vardır. Kaldı ki husule gelebilecek ferdî hatalar konusunda, kendisine talebelerinden bazılarını şikayete gelmiş bir kimseye Hz. Üstad’ın (k.s) verdiği cevap oldukça manidardır: “Kusuru olmayanın bu kapıda işi ne?” Öyle ya, Allah dostlarının vazifesi, hataları düzeltmek, eğrileri doğrultmak… Kusursuz olanların (şayet varsa öyle birileri) kusurların düzeltildiği böyle kapılarda ne işleri olur… Ekmel bir varis-i Resul… Üstelik Hz. Üstad (k.s.), hiçbir zaman sadece bir ders okutucusu olmamıştır. O bir vizyon göstermiştir talebelerine. Kâh bir tren vagonunda, kâh bir tarlada ırgat gibi çalışırken, kâh bir mağarada talebe okutarak, ilim için yer ve zaman olmayacağını, ilmin her mahfilde yayılabileceğini yaşayarak göstermiştir. Üstelik talebeler derslerine iyi çalışmadığı vakit onlara kızmak şöyle dursun, “siz çalışamıyorsunuz, bari zahmeti biz üzerimize alalım evladım” gibi sözlerle onlara destek olmuş; talebelerinden asla para almamış hatta onlara para vermiş ve ihtiyaçlarını karşılamıştır. Çünkü o, hocalığın bir ekmek kapısı değil, “Allah’ın, Rasulullah’ın, Kitabullah’ın ve din-i mübin-i İslam’ın tebliğ memurluğu” olduğunu düşünmektedir. O, zalimler elinde yakılıp telef edilen, her bir harfi servetlere değişilmeyecek binlerce eserin akıbetini görmüş biri olarak, yaşayan eserler yetiştirmeyi tercih etmiştir. O yüzden yazılı olarak çok az eseri mevcuttur. Bunlar içinde bildiklerimiz: Kuran-ı Kerim’i çok daha hızlı ve kolay öğretebilmek niyetiyle yazmış olduğu Yepyeni Usul ve Tertiple Kur’an Harf ve Harekeleri, tarikat ehlinin hâli, adâbı, uyması ve kaçınması gereken şeylerle ilgili sohbet ve yazılarıyla bazı mektuplarının bulunduğu Mektuplar ve Bazı Mesâil-i Mühimme, yine tasavvuf ve kelam ile ilgili Risale-i Kibrît-i Ahmer isimli kitaplarıdır. Fakat o hakikatte, bugün de ihtiyacını ekmek ve sudan daha ziyade hissettiğimiz, ‘bildiğini, inandığını ve söylediğini yaşayan mümin’ yetiştirmek suretiyle canlı yüzlerce eser vermiştir. Sünnet-i seniyyenin her devirde bihakkın yerine getirilebileceğinin emsali olmuştur. İlmiyle, ahlakıyla, tavrıyla olduğu gibi, gayesi ve çilesi ile de Resulallah (sav)’in ekmel bir varisi olduğunu, hayatını inceleyenlerin görmemesi mümkün değildir. Hem yalnız kendileri değil, aileleri de bu ahlak üzere olmuşlardır. Eşleri Hafise Hanım, Hz. Hatice validemizin bugün yetiştirdiği bir evlat gibidir. Daima Allah yolundaki hizmetlerinde kocasının yanında olmuş, bu uğurda servetini harcamış ve bir gün olsun şikâyetçi olmamıştır. Keza kızları Bediha ve Ferhan Hanımefendiler de aynı terbiye ve ahlakın birer mümtaz örneği olmuşlar ve İslam dünyasındaki şanlı mümineler arasına hizmet ve gayretleriyle kaydolmuşlardır. “Dön Rabbine, Sen Ondan Razı, O Senden Razı Olarak” “Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammed’in evlatları cehenneme bir sel gibi akıp giderken, biz onlara seyirci kalamayız. Bu selden ne kütük kurtarırsak kârdır” ve “Biz, değil yorgunluk, rahatsızlık, mezara gidiyor dahi olsak, okumak, okutmak ve hizmet denince koşarız” şiarıyla ömründe bir yirmi dakikayı bile nefsine ayırmayı çok görmüş, daima hizmete koşmuş olan Hz. Üstad (k.s.) 1959 yılı 16 Eylül’ünde Rabbine dönüş çağrısını almıştır. Cenaze namazını dahi ona çok gördüler! Ne hazindir ki, sağlığında ona ve talebelerine bir an huzur vermeyenler, vefatında da peşini bırakmamışlardır. Fatih Camii haziresine defnedilecek mübarek na’şı, bizzat dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emriyle Altunizade’den geri döndürülmüş ve Karacaahmet’e sevkedilmiştir. Bir tatsız hadise yaşanmaması için ailesi bu zulme rıza göstermiştir. Kendisine son vazifelerini yapmak için Fatih Camii’nde bekleyen gözü yaşlı talebelerinin ve sevenlerinin bir kısmı ise, bu son dakika değişikliği üzerine yollara düşmüşlerse de, cenazeye zamanında yetişememişlerdir. Niyetimiz halisse… Söz, söylenmekle Sevgili’nin güzelliğini artırmaz yahut eksiltmez ya hani… Ancak Sevgili’nin adını anmak, belki sözü güzelleştirebilir ya halisse niyet… Yazılan bunca şeyden murad da ancak bu ikincisidir. Ve belki birkaç talibine daha Sevgili’ye dair söz söyleyerek, gözü ve iç kulakları şenlendirmiş olmak şerefi… Yoksa Varis-i Resulleri anlatabilmeye kadir sözlerin emanetçisi değiliz. Bugün şeksiz şüphesiz kesin olan bir şey varsa, o sadece, dar-ı bekaya irtihali ardından yarım asır geçmiş olsa da Hz. Üstad’ın (k.s) evlatları gibi sevip bağrına bastığı talebeler yetiştirmeye ve din-i celîl-i İslâm’a hizmete devam ettiğidir. Duamız ise o talebeler arasında yer alabilmekten ibarettir… Ayşe Akdağ dünyabizim.com Değerli kâri, 16 Eylül, hayatı, Ümmet-i Muhammed’in evlatlarına iman ve Kur’an hakikatlerini öğretmekle geçen bir ömrün sahibi olan Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin vefat yıldönümü. Ebul Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (ks) bundan 54 yıl önce bir Eylül günü rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu. Bu haber, Süleyman Efendi’nin (ks) Kur’an-ı Kerim öğretme mücadelesi özelinde kendilerini hayır ve rahmet niyazıyla yâd etmek için kaleme alındı. Zor yıllar Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’nin, Ümmet-i Muhammed’in evlatlarına Kur’an-ı Kerim ve Kur’an-ı Kerim’e müteallik ilimleri öğrettiği yılları “zor yıllar” olarak vasıflandırmak gerekir. Şimdiki zamanda her taraf Kur’an-ı Kerim tedrisatı için güllük gülistanlık. Camilerde, Kur’an kurslarında, imam hatip okullarında, vakıflarda, derneklerde, tekkelerde, mescitlerde isteyen herkes Kur’an-ı Kerim ilimlerini huzur içinde öğrenebiliyor. Süleyman Efendi (ks) mezkûr gülistanlığa ilk fideleri ekerek can suyunu veren birkaç Osmanlı âliminden biridir. Süleyman Efendi’nin (ks) irşad hizmetine başladığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında bırakın tedrisatı, evlerde Kur’an-ı Kerim bulundurmak dahi mahpus damını boylamak için yeter sebepti. İstanbul’da jandarma korkusundan bir kısım vatandaşlar matbular bir tarafa, ecdad yadigârı yazma Kur’an-ı Kerimleri bile kapı önlerine bırakmak durumunda kalıyordu. Ahıskalı Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin Fatih Çarşamba’da ikamet ettiği yıllarda zülüm ve baskı yüzünden 10 yıl boyunca hanımını ve kız çocuklarını çarşıya çıkaramadığı bilinir. Neden mi? Çarşı pazarda jandarma, kadınların feracelerini üzerlerinden almaktadır çünkü. “Efendi Baba”, çocuklarının ihtiyaçlarını çarşıdan bizzat kendisi karşılar, çocuklarını ayakkabı almak gibi bir zaruret için bile çarşıya çıkaramayınca kunduracı dükkânını evine taşırdı! İşte böylesi bir zulmün ve korkunun payidar olduğu yıllarda baskılar özellikle ulema sınıfına yönelmiştir. 6 tarikattan mücaz Abdurrahman Sami Niyazi El-Uşşaki Hazretleri gibi pek çok Osmanlı âliminin ve Süleyman Efendi Hazretleri’nin Ümmet-i Muhammed’in evlatlarına din-i mübîn-i İslâm’ı öğretmek için hayat boyu sahip oldukları vaizlik görevleri elinden alınmıştır. Bir gecede medeniyet mirasını reddetmek zorunda bırakılan Anadolu insanını modern zamanların nisyanından kurtarmak için sayıları parmakla işaret edilebilecek kadar olan Osmanlı müderrisleri kendilerini vazifeli kılar: Çamura düşmüş Ümmet-i Muhammed’in evladı oradan kurtarılacaktır. Malum olduğu üzere malın zekâtı kırkta birdir. İlmin zekâtı ise yüzde yüzdür. Süleyman Efendi Hazretleri, ilminin zekâtını vermek için kapı kapı dolaşarak hak ve hakikate dair bildiği ne varsa öğretmek için talebe aramıştır. İlk talebelerle “Rabbi yessir”e cami köşelerinde, medreselerin derviş odalarında, hayırsever işadamlarının konaklarında başlanır. Talebelerin iaşe ve ibateleriyle de bizzat kendileri alakadar olur. Yerin kulağı vardır. Süleyman Efendi’nin yaptığı bu “gizli” tedrisat, kolluk görevlilerine ulaştırılır. Çok geçmeden ders halkası basılır, talebeleriyle birlikte kesif bir sorgu sualden geçirildikten sonra “Sizi bir daha Kur’an öğretirken yakalarsak başka türlü davranırız” tehdidiyle birkaç gün süren nezarethane günleri nihayet bulur. Gaye, çamura düşmüş Ümmet-i Muhammed’in evladını kurtarmaktı Efendi Hazretleri, “Allah var, keder yok” fehvasıyla hafiyelerin, birinci şube polislerinin, jandarma komutanlarının Kur’an-ı Kerim’i okuyan ve okutan ulemanın peşine düştüğü bir dönemde zor bir göreve talip olmuştur. Onun, az önce de arz ettiğimiz üzere “Çamura düşmüş Ümmet-i Muhammed’in evladını çamurdan kurtarmak” gibi bir derdi bulunmaktadır. Gün, Anadolu’da minbere çıkacak imamların olmadığı, meyyiti yıkayacak gassalin bulunmadığı günlerdir. Süleyman Efendi “Gün bugündür” diyerek hizmetlerini kesintisiz olarak sürdürür. Ders, müzakere halkaları deşifre olunca trenlere yönelir. Haydarpaşa’dan Adapazarı’na, oradan tekrar İstanbul’a tren kompartımanları kiralayarak öğrencilerini 5-6 saatliğine de olsa Hakk’a ve hakikate dair güzelliklerden haberdar etmeye devam eder. İstanbul’da şehir merkezlerinde talebe okutma imkânı kalmayınca civara; Çatalca’ya yönelerek çiftlik kiralar. Burada çiftlikte çalışan “işçi” öğrencilerine Kur’an-ı Kerim öğretir. Böylelikle maddi ve manevi ziraat yapılır! Talebelere evvel emirde zarurat-ı dîniyye olan ilmihal bilgileri öğretilir. Akabinde Süleyman Efendi’nin tertip ettiği usulle birkaç günde Kur’an-ı Kerim’e geçilir ve böylelikle sarf ve nahiv ilimleri okunmaya başlanır. Günler haftaları, haftalar ayları kovalayıp talebeler yavaş yavaş yetişmeye başlar. Su uyur, hafiye uyumaz! Bir müddet sonra sivil polisler çiftliği de keşfedince “düz ovada” Kur’an-ı Kerim tedrisatı yapma imkânı kalmaz! Dağlara yol görünür. Dağlar kimlere kucak açmamıştır ki? Dağ, bir inziva makamıdır; bir ihtişamdır, bir sığınaktır, ana kucağı gibi kendine geleni muhafaza eden bir sığınma sahnesidir... Sessiz, sedasız, yerli yerinde olanca haşmetiyle duran “dünyanın çivileri” kucağına gelene hakikat namelerini fısıldar. Süleyman Efendi Hazretleri (ks), Üstadı, Salâhuddin İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin (k.s.) ile birlikte erbaîn çıkarmıştır dağlarda. En son çiçek, bir dağ başında açar. İlk kardelen bir dağ kuytusunda filizlenir. Bir Resul, orada nâlınlarını ayağından çıkarır, En Kutlu İnsan (sav) “Uhud bizi sever; biz de Uhud’u…” buyurur. Dağ bir ihtişamdır; güftügûdan uzaklaşma yeridir. Bazen de dağ mescit olur, medrese olur… Bu mülahazalarla Süleyman Efendi Hazretleri (ks) Çatalca ovasında yarım kalan tedrisat vazifesini Istranca Dağları’na taşır. Birkaç zaman sonra jandarma komutanları Efendi Hazretleri’ni ve talebelerini burada da bulur. Hakk’tan başkasından korkusu olmayan Süleyman Hilmi Tunahan Efendi (ks) komutana şöyle der: “Evladım, Allah seni tazı olarak yaratmış olsaydı ovada tavşan bırakmazdın!” Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin dava mücadelesinde karşısında mütemadiyen duran bir müessese bulunmaktadır: CHP. CHP, kolluk güçlerinden aynı zamanda örgütün il başkanlığını yapmakta olan valilerine, kaymakamlarından jandarma komutanlarına kadar tüm “teşkilat”ıyla Süleyman Efendi’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde “alternatif” eğitim, dinî öğretim vermesine mani olmak için elinden gelen her şeyi yapar. İstanbul’da bir Kur’an kursunda birkaç talebe ile başlayan Kur’an-ı Kerim öğretim hizmetleri Asitane’de yetişen talebelerin Anadolu coğrafyasına vazifelendirilmesiyle bu topraklarda yeni filizler vermiş; Kur’an kurslarının sayıları yüzlerle, vefatının ardından geçen 50 yılda yurtiçinde binlerle, Güney Afrika’dan Bosna Hersek’e, Ukrayna’dan Filipinler’e kadar onlarca ülkede yüzlerle ifade edilebilecek sayıya ulaşmıştır. Bu noktada kemmiyet de bir nevi keyfiyet alameti olsa gerektir. Siyasetten uzak durmuştu Süleyman Efendi hiçbir zaman siyaset yapmamış, siyasetin içinde olmadığı gibi siyaset yapılan mekânlardan da özellikle uzak durmuştur. Ebul Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (ks) Hazretleri bu hususta “Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok. İstisnasız, her Müslümanın çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler.” buyurmaktadır. Rıza-i bari için çalışma, veren el olma, karşılıksız hizmet, mücadele, azim, zulme karşı direnme, mazlumun yanında olma, zorluklar karşısında pes etmeme onun vasıflarından bazıları olarak karşımızda durmaktadır. Şefkat ve merhamet örneği Süleyman Efendi Hazretleri, talebelerine şefkatle yaklaşmış, hiç bir talebesini yanından uzaklaştırmamış ve ufak tefek yaramazlıklarına şahit olduğu öğrencileri için af yolunu tutmuştur. “Bir çoban dağdaki otlağa götürdüğü sürü içerisindeki kuzularından birkaçı yaramazlık yapsa, yardan düşse, ayağını kırsa çoban onu sırtına alarak ovaya getirerek tedavi mi eder, yoksa dağda, kurda kuşa yem olarak mı bırakır?” sualinin sırrı mezkur soruya verdiği cevapta saklıdır. Hakiki tevazu sahibi Tevazuu hiçbir zaman elden bırakmayarak “Hakiki tevazu sahibi nasıl olunur?” sorusunun cevabı mahiyetinde hareketler serdetmiştir. Süleyman Efendi (ks), “İz nefsike sümme izin nâs/Önce kendi nefsine sonra insanlara nasihat et” fehvasınca hareket ederek önce kendi nefsine, sonra da Ümmet-i Muhammed’e vaaz etmiştir. Süleyman Efendi’nin sözünün tesirli olması, muhatapları nezdinde kıymet ifade etmesi, hakikati ve anlattıklarını bizzat yaşamış olmasıyla alakalıdır. Süleyman Efendi Hazretleri (ks) ömrü boyunca “İnnema yahşallahe min ibadihil ulema/Allah’tan ancak âlim kulları korkar” ayet-i kerimesin canlı örneği olmuştur. "Yolumuz, hüvesi hüvesine Rasulullah’ın (sav) yoludur" Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin “Tarikuna fe tarikussohbeti/ Bizim yolumuz sohbet yoludur” der. Efendi Hazretleri de bir zaman Rasullullah’ın ukaz panayırına giderek Mekkelileri İslam’a davetini örnek alarak İstanbul’da çarşı, pazar, kahvehane, dükkân dükkân dolaşarak ihlas ve samimiyetle irşad ve tebliğ vazifesine devam etmiştir. “Bizim yolumuz hüvesi hüvesine milimi milimine Rasulullah’ın yoludur” diyerek Ehl-i Sünnet vel Cemaat tariki ve ruhundan hiçbir zaman ayrılmamıştır. Zalimin karşısında, mazlumun yanında bir ömür Kürsülerden, minberlerden, rahlelerden zalimin zulmünü eleştirerek gördüğü kötülüğe diliyle mani olmaya gayret etmiş; mazlum Müslümanların yanında yer almıştır. Cezayir’deki Fransız katliamını kürsüden lanetleyerek, Müslümanlara birlik ve dayanışma çağrısı yapmıştır. Medresetül Kuzat (Hukuk Fakültesi) ve Medresetül Mütehassısîn, Süleyman Efendi’nin icazet aldığı mektepler arasındadır. Medrese tahsili esnasında astronomi ilmi de öğrenen Süleyman Efendi (ks), talebelerinin dinî ilimlerin yanında fen ilimleriyle de mücehhez olmalarını tavsiye ederek arzu edenlerin Fen Fakültesi’ne gitmesini teşvik etmiştir. "Dava muzaffer olsun da varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun" Süleyman Efendi Hazretleri (ks) gerçek tevazu sahibi bir zattı. Şairin “Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât/ Mütevazı olanı rahmet-i Rahman büyüdür” dediği tarzda hareket etmiştir. Günümüzde bir takım kanaat/cemaat önderlerini bir araya getirdiğinizde masanın başköşesini kapma meselesi yaşanıyor. Bunun için de ekseriyetle yuvarlak masaların etrafında bir araya gelinmektedir. Süleyman Efendi (ks) davanın muzaffer olmasını önceleyerek, “Dava muzaffer olsun da varsın bizim yerimiz camiinin pabuçluğu olsun” düstûruna itibar etmiştir. Veren el Talebelerine her daim veren el olmayı öğütlemiştir. Vermiştir, bu noktada da örneklik teşkil etmiştir. Zekâtın dışında mali cihat kabilinden de İslami hizmetlere destek olunmasını salık vermiştir. Allah’ın memurusunuz! Süleyman Efendi Hazretleri’nin (ks) talebelerine gösterdiği hizmet ve dava adamlığı misyonu “Evlatlarım, Sizler Allah’ın memuru, Rasülullah’ın memuru, Kitâbullah’ın memuru, Füyûzât-ı ilâhiye’nin tevzî memurlarısınız. Yegâne vazifeniz batağa düşmüş olan ümmet Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmak, gaye, Rızâ-i İlâhî’dir.” vasiyetiyle açıklanabilir. Gece namazına râm olmuştu Çok çalışmakla da talebelerine örneklik teşkil etmiş; Efendi Hazretleri (ks) özellikle de gece namazına iştiyakla râm olmuştur. Geceleri yaptığı ibadetlerde uykusunun kaçması için omuz başlarına kar koyduğu bilinmektedir. Âlimin ölümü cahillerin gözünde kaybolmaktan ibarettir denilmiş. El Hakk doğrdur. İnsanların gönüllerinde yaşamaktadır. Ebul Faruk Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri (ks), Kur’an-ı Kerim’e hizmetle geçen 71 yıllık çileli hayatını 54 yıl önce bugün tamamlayarak “Irciî” emrine ittisal ederek Cenab-ı Hakk’ın rahmetine mazhar olmuştur. Hayatında olduğu gibi vefatının ardından da talebeleri, sevenleri Süleyman Efendi’yi yalnız bırakmamıştır. Günün hemen her saatinde Karacaahmet’teki kabri ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Pek çok talebesi, seveni ve nurlu yolundan gidenler imkân dâhilinde ahiret âleminde de yakınında bulunmak arzusuyla Karacaahmet Sultan’daki kabristanının yakınlarında kendileri için mezar yeri almıştır. Gönüllere hitap etti Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, Ümmet-i Muhammed'in gönül evlerinin mâmûr olması için gayret sarf ederek, gönüllere hitap etmiştir. Vücudun salim olmasında kalbin salih olması gereğinin altını çizerek, kalplerin ıslah edilmesinin önemine vurgu yapmıştır. Cemiyetin içerisindeki huzursuzlukların ancak fert fert nefislerin ıslah edilmesiyle ortadan kalkabileceğini ifade ederek, içtimâî erozyonu önleyebilmek için yoğun bir mesai sarf etmiştir. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri gönüllere hitap ederek, talebelerine maddi ilimlerin yanında manevi ilimlerin de altın anahtarlarını vererek, nefis tezkiyesi ve nefis muhasebesinin gereği üzerinde durmuştur. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, Seyyidler Zinciri'nin otuzüçüncü halkasını teşkil etmiştir. Batınî cepheden feyz-i ilâhi ile nasipyâr olarak, Selahuddin İbn-i Mevlânâ Sirâcüddîn (K.S.) Hazretleri'ne intisab ederek, seyr-i sülüklerini tamamlamışlardır. Bir müddet sonra kendilerine isabet eden tecelliyatın büyüklüğünden, Üstadı Selahuddin İbn-i Mevlânâ Sirâcüddîn (K.S.) Hazretleri eliyle, İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sani Ahmed-i Farûk-ı Serhendî Hazretleri'nin ruhani nisbetlerine bağlanmışlardır. Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) Hazretleri bu suretle Seyyidler Zinciri'nin otuz üçüncü halkasını teşkil etmektedirler. Ebul Faruk Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’ni (ks) rahmet ve minnetle yâd ediyoruz. “Pak ervahına binler Fatiha hediye ederek” haberimizi nihayete erdiriyoruz. İbrahim Ethem Gören https://www.dunyabizim.com

Bu haber 282 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S)

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) HATIRALAR

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) HATIRALAR Tevhidi tedrisat kanunu ile medreseler (1928) kapatıldı. Böylece dini Celili İslam ın usulüne uygun olarak okutul...

Kanaat önderi Arif Ahmet Denizolgun vefat etti

Kanaat önderi Arif Ahmet Denizolgun vefat etti Süleymanlı cemaatinin lideri, eski Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun (61) bu sabaha karşı hayatını kaybetti

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

MÜSLÜMANCA YAŞAM

ALPEREN

OSMANLI


OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


İSLAM HUZUR

NAMAZINI KIL


YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi