BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

ANKET

Türkiye cUMHURİYETİ bAŞKAN aDAYINIZ KİM






Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

Yücel Çakmaklı Üzerine Sohbet

Yücel Çakmaklı Üzerine Sohbet

Tarih 26 Temmuz 2017, 14:14 Editör HÜSEYİN NECATİ

Yönetmen Mesut Uçakan, Yücel Çakmaklı’nın Türk sinemasındaki devrimci duruşu, filmleri ve Türk toplumuna sinema ile yeniden hatırlattığı değerler üzerine Seda Şennik Ateş'in sorularını cevaplad

slam’ı, geleneksel toplum anlayışını hiçe sayarak yeni bir toplum inşa etme gayesi ile Anadolu insanının kendi kültüründen uzak senaristlerin elinde kukla olduğu bir dönemde sinema salonlarında bilet satıyordu Yücel Çakmaklı. Milli, manevi değerleri önceleyerek sinema yapmanın mümkün olduğu inancı ile Milli Sinema anlayışının kapısını araladı.

“Sinemanın okulu yoktu benim zamanımda, ben sinemayı önce izleyerek öğrendim” diyen Çakmaklı’nın sinema ile tanışması Afyon’dan İstanbul’a iktisat okumak için geldiği yıllara dayanıyor. Aynı yıllarda gazetecilik enstitüsüne de devam eden Çakmaklı, hayatını Şan sinemasında bilet satarak sürdürüyordu. Cebinde ise izlediği filmlere ait notlar vardı.

Yeni İstanbul gazetesinde sinema eleştirileri yazdığı yıllarda sinema içerisinde alışılmışın dışında bir duruş sergileme fikrinin de alt yapısını oluşturmaya başlamıştı. Pek çok filmde yönetmen asistanlığı yapan Çakmaklı, yazdığı yazılarla da Türk İslam anlayışına uygun bir sinemanın mümkün olduğunu anlatıyordu.

Sektörün tüm yırtıcı tırnaklarına rağmen, inanç ve inatla ilk olarak “Kâbe Yolunda” belgeselinin yönetmenliğini yaptı. Ardından Mesut Uçakan’ın “Türk sinemasında bir milat” dediği “Birleşen Yollar” filmini çekti.

Yücel Çakmaklı’nın Türk sinemasındaki devrimci duruşunu, filmlerini ve Türk toplumuna sinema ile yeniden hatırlattığı değerleri yönetmen Mesut Uçakan’la konuştuk.

Yücel Çakmaklı, Türk sinemasında kendinden önce denenmemiş yollar keşfetti. Bunları konuşmak istiyorum. Ama öncelikle sizin tüm bunların dışında “Yücel Abi”yi anlatarak başlamanızı rica edeceğim.

Rahmetliyle ilk karşılaştığım yıllara gidelim, isterseniz. Üniversiteyi okumak ve daha çok da temelli kalmak üzere taşradan İstanbul’a geldiğimde kafamda büyük bir şair ve yazar olmak vardı. Ama yolum Milli Türk Talebe birliği Sinema Kulübün'e düştü. Yücel ağabeyle orada tanıştım. O dönemden sonra da hemen hemen ben en yakınında yakınlarından biri oldum. Yücel Ağabey’in Milli Sinema adını vererek sinemaya getirdiği bir bakış açısı vardı. Bizler, MTTB Sinema Kulübü’nde bu bakış açısını sahiplendik, yazılarımızda, seminerlerimizde, açıkoturumlarımızda savunduk; bu kavramı şekillendirmeye çalıştık. Haliyle ilişkimiz de, hem o dönemde hem daha sonraları yoğun şekilde sürdü. Bilinenin aksine hiç bir filminde asistanlık yapmış değilim.

Batı sinemasının ülkemizde bir kültür taşıyıcılığı yapmakta olduğu hissine kapılarak kendi sinema yolunu çiziyor Yücel Çakmaklı. Yazıları ve filmleri ile neyi göstermek istedi, neyin eksikliğini gördü ülkemizde? 

Onun Milli Sinema’sı sosyal ve kültürel bir başkaldırıydı. Malum; Türkiye’de bir dönem bir beyin nakli yapıldı. Resmi ideoloji, İslam’ın medeniyet ruhunu terk edip, dümeni batı taklitçiliğine doğru kırdı. İslam toplum hayatından çıkarıldı. İncelikli ama sert operasyonlarla hukuktan, siyasetten, sosyal hayattan soyutlandı. 15 Temmuz’da darbe kalkışmasında da mantık çok farklı değil. Önceki darbelerde hemen hemen hep aynı mantık vardır. Sözünü ettiğimiz beyin nakli kitleleri milli değerlerden pek çok alandan uzaklaştırmıştı. Bilhassa kültürden ve sanattan... Bu operasyona karşı duranlar oldu: Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Mehmet Akif, Nuri Pakdil, Cemil Meriç ve daha yüzlercesi… Sinemada ise ilk dur diyenler olarak, soldan çarpılıp, dönen Kemal Tahir, Halit Refiğ ve Metin Eksan’ı görüyoruz. Yerli ve milli duygularla bayrak açan ise Yücel Çakmaklı oldu. Sonra da biz geldik, öyle Milli Sinema, Beyaz Sinema gibi dolayımlı laflara girmeden meselemizin sinemada İslam’ın sesi olmak istediğimizi ve artık bunu söylemekten çekinmemek gerektiğini filmlerimizle, yazılarımızla ve konuşmalarımızla daha açıkça dillendirdik. Hem de öyle yasaklarla dolu bir dönemde.

Sinemada tarihinde  Yücel Çakmaklı’yı okumadan geçmek başta Türk sinema tarihi için çok büyük haksızlık olur.

Birleşen Yollar, Minyeli Abdullah, Oğlum Osman, Memleketim... Bu filmler Türk sinemasına nasıl izler bıraktı?

Sinema, kurulduğu dönemden beri, tiyatro etkisindeki yılları saymazsak, 1950’lerde yerini bulmaya başladı diyorlar ama Yücel abiye gelene kadar yani 70’li yıllara gelene kadar olduğu gibi resmi söylem çerçevesinde olaylara bakan, hiç bir şekilde İslami dili gündemine almayan, aksine saldıran bir pozisyondaydı. “Vurun Kahpeye” filminden hatırlayın. Cılız bir ses de olsa “bu milletin değerlerine sahip çıkmak zorundasınız” diyen sesler yoktu. “Hz İbrahim” gibi, “Hz. Ömer” gibi, “Rabia” gibi filmler de aslında ticari kaygıya yönelik bir çalışmaydı aslına bakarsanız. Bilinçli bir toplum oluşturmaya yönelik çalışmalar değillerdi.

İşte tam da bu dönemlerde Yücel Çakmaklı önce yazılarıyla sinemada buna dikkat çekmeye çalıştı, ardından sinemada yansıtmak için bunun planlarını yaptı. Ve bu sinemayı entelektüel bir seviyeye taşımak için kapıyı aralayan, içeri giren Yücel abi oldu.

O kapıyı onun gibi sektörün içinde olan birinin aralaması iyi oldu. Bizler de o kapıyı zorlardık. Ama o sinemanın içerisindeydi ve 52 filmde asistanlık yapmıştı. O yıllarda oluşturduğu dostluklarla Türkan Şoray’ı filminde başrole yerleştirmeyi başardı. Filmin ses getirmesinin en önemli etkenlerinden biriydi Türkan Şoray... Bu nedenle “Birleşen Yollar”ı bir milat olarak görmek lazım. Çünkü aynı sene Yılmaz Güney de Marksist sinemada milat oluşturacak bir çalışma sergiledi. Daha sonra tabi biz arkasından gelerek bu işleri sürdüren işler yaptık. Böyle bakıldığında Yücel Abi tarihte önemli bir yere sahiptir.

Tarık Buğra’nın kitaplarını sinemaya uyarlamak, Hekimoğlu İsmail’i çekmek, “Huzur Sokağı”nı sinemaya taşımak… Bunlar büyük başarılardı. Yücel Abi’yi sinemanın tarihi kitaplarında okumadan geçmek Türk sinema tarihi için büyük haksızlık olur.

Görüldüğü kadarıyla Yücel Çakmaklı ile çok güzel bir dostluğunuz ve bilrikteliğiniz var ama  “Türk Sinemasında İdeoloji” kitabınızda Yücel Çakmaklı’yı çokça eleştiriyorsunuz. Bu meseleyi biraz açar mısınız?

Yücel Ağabey’in filmlerinde Yeşilçam ticari kalıpları çok hakimdi, din ve milli kültür bazen iğreti şekilde duruyor gibiydi. Hatta bazı filmlerinde plaj sahneleri bile vardı. İçinde bulunduğumuz ideolojik yoğunlukta bunları kabullenemiyorduk. Bu konularda fazla heyecanlıydık. Ama, benim göremediğim şeyler de vardı. Dine düşman bir resmi ideoloji ortamında Yücel Bey ilk defa milli bir ses olarak çıkıyordu sinemada. Böyle ortamlarda meseleyi sembol kavramlarla götürmenin zorunlulukları vardır. Gençlik heyecanlarıyla bunu doğru okuyamadık. Eleştirilerimiz de bu yoğunluktan kaynaklandı. Bizim yaklaşımımızın çok radikal kaldığını ve kimilerini irrite ettiğini göremedik. Görsek de aldırmadık. Sonradan rahmetlinin kıymetini daha iyi gördük tabii. Ama, bütün eleştirilerime rağmen Yücel ağabeyin yüz yüze geldiğimiz zamanlarda dahi bana kendisini neden eleştirdiğimi hiç sormamış olması ilginçtir.

Döneminin şartlarına ve sosyo-kültürel yapısına rağmen çığır açarak yükselen bu sinema günümüze yeteri kadar taşındı mı sizce? Neden sürdürülemedi?

Başta söylediğim noktaya geliyoruz. Kendi kültürümüze yabancılaştırılan bir toplum oluşturma çabası vardı. Ve bu çaba nispeten sonuçlar verdi. Biz kendimize yer verecek mecralar bulmakta zorlandık. Şimdi de başka türlü sorunlarla mücadele ediyoruz; o zaman Müslüman seslere yer yoktu, şimdi de kim daha çok Müslüman, bunu tartışarak meselenin dışında kalıyoruz.

Tam anlamıyla taşındı diyemeyiz. Yani Milli Sinema diye bir şey yok aslına bakarsanız.  Milli Sinema kavramı estetik olarak da sinema dili olarak da farklı bir söylem getirmediği için sinema akımı olarak kalmıştır.

Aslında Çakmaklı ilk filminin Necip Fazıl’ın bir eserinden uyarlama olmasını istiyor, bunu da röportajlarından biliyoruz. Ama siyasi sansürün baskın olduğu yıllar olduğu için daha kabul görebilecek olan “Birleşen Yollar”ı çekerek başlıyor. Ancak 50 küsur yıllık sinema geçmişinde maalesef bir Necip Fazıl uyarlaması çekemeye ömrü yetmedi. Bu görevi size bırakıyor öyle değil mi? Var mı bir Necip Fazıl projesi?

Evet, çok istedi fakat maalesef, Üstad’ın hayatını çekmek nasip olmadı rahmetliye. Vefatından sonra bunu biz yürütelim dedik; Mehmet Kısakürek’le bir müddet çalıştık; fakat karşılaştığımız ketum tavırlar yüzünden tıkandık, ilerleyemedik. Bugün Üstad hakkında yapılacak bu tür film, dizi gibi çalışmalarda bu tavılar büyük bir engel olarak duruyor karşımızda. Oysa, bugünkü toplumun Üstad’ın eserlerinden yapılacak filmlere, dizilere öyle büyük bir ihtiyacı var ki…

 

Röportaj: Seda Şennik Ateş


Yücel Çakmaklı’nın sinemada hayali neydi

Özellikle ikibin sonrası entelektüel nosyonun daha çok Kurosawa yahut Tarantino özentisiyle ah çektikleri bol efektli numuneler yanında ‘Milli Sinema’ hâsılası, nasıl oluyordu da geçirmiş olduğu kırk yıllık zaman diliminde yok sayılabiliyordu? Dahası ortaya konulmuş verimler nicelik olarak az sayılsa dahi, niteliği kusurlu da olsa istimlak edilecek yeni planlar, projeler o zaman neredeydi? Var mıydı böylesi babayiğitler? Dilleri karalarla kaplı Avrupa kırması zakkum kökenli kültür borazancılarının ağrıyan karınlarına sürdükleri şifalı otlar kuruyadursun, dönemin sahnesi için usta yönetmenlerin çizdikleri sınırlar dahi belliydi nasıl olsa. Yani siyaset ve popülizm arasında sıkışıp kalmış, başı beladan bir türlü kurtulamayan ‘millî sinema’, canhıraş bir çağrıyla gelmişti de biz mi kabul etmemiştik?

Yetmişlerin hemen öncesinde pek acemi ve meraklı haliyle biletçi, yer gösterici; sonrasındaysa alabildiğine heyecanlı bir asistan olarak sinemaya adımını atan Yücel Çakmaklı, belli ki bu nevaleyi ‘millî’ kaygılar yanında, ‘manevî’ dinamiklerine sahip çıkanlarla (kimlerdi ki bu cenah acaba?) paylaşmayı düşünüyordu. Sadece bu saf ve masum haletin doğurgan ve cevval kırbacı şaklarken tez zamanda aşka gelen Çakmaklı’nın hanesine şüphe yok ki epey artı kazandırdı. Sahnenin hemen gerisinde, dönemin artçı şokları kültür ve medeniyet sufleleri eşliğinde rejimin felahı adına halka dikte ediliyorken gerçekleşti bütün bunlar. Yani demem o ki, az buçuk okumuşluğumuz var, eh sinemanın diline aşinalığımız had safhada olmasa da kültür ve medeniyet faslının millet, memleket bahtında sureti haktan olup olmadığını anlayacak kadar tefekkür hanemiz dolu, şükür. Okuduğum o ki, yönetmen olarak henüz emekleme evresinde bile değilken Yücel Çakmaklı, henüz altmışların ortalarında Tohum dergisinde, “Türk sineması ancak köylüsü ve şehirlisi ile manevi kıymetleri maddeden üstün tutan Müslüman Türk halkının inançları, millî karakterleri, gelenekleri ile yoğrulmuş, Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler vererek Millî Sinema hüviyetine kavuşabilecektir.” cümlesiyle niyetini derkenar etmiş. Mesele bir ihtiyaç silsilesi halinde, yetmişlerin, seksenlerin ve dahi doksanların ortalarına kadar, münbit bir geleneğin kısır çekişmeleri halinde pek sönük kalmış. Bahsi diğer, şimdilik geçelim…

Yücel Çakmaklı’nın Milli Sinema dediği neydi?

Bir tutum olarak yetmişli yıllara değin Türk sinemasında İslâmî ve millî hassasiyetlerin sınandığı bir çerçeve çizmek öyle sanıyorum ki mümkün değildi. Bir parsacılık, ne bileyim müteahhitlik projesinin sahteliklere, dahası icbar edilen nahoş senaryolara ve tutumlara karşı burun kıvıran ilk adam olarak Yücel Çakmaklı’nın bir fenomen olması, elbette teorisyenliğini yaptığı ve bir aksiyon halinde ortaya koyduğu çalışmalarla değerlendirilmelidir.

İşbu ‘yeni’ sinemanın başını bir dönem çok ağrıttığı söylenen ‘beyaz’, ‘millî’, ‘rüya’, ‘manevî’ gibi kelimeler, aslında Çakmaklı’nın bu toprağın, daha doğrusu özelde Anadolu’nun bağrına doldurulmuş ağır hafriyatın temizlenmesi noktasında düğümleniyordu. Müslümanların sinema paralelinde elle tutulur bir projelerinin olmayışı, sinema vasıtasıyla ‘akaid dersleri’ vermeyi tasarlamak gibi bir basitlikle değerlendirilemezdi elbette. Bunun yanında, sinemanın ruhu olan görsel etkinin büsbütün unutulduğu filmlerin tez elden Yücel Çakmaklı’ya yamanmaya kalkışılması, sade suya tirid enstrümanı olarak mahut çevrelerce çalınageldi. Oysa sinemanın malumatfuruşluk tarafını bilen ve köşelerinde sessizce bu kabil ‘suret’leri izleyen eşraflılar için ‘Çok Sesli Bir Ölüm’, ‘Çözülme’, ‘Bir Adam Yaratmak’, ‘Minyeli Abdullah’, sadece secdede bir baş gördüklerinden olsa gerek paye alabilirdi, o kadar. Dahası birbir müşkülat, yokluk içerisinde çekilen bu filmlerin sanatsal kıvamı, retoriği ve atmosferi yanında dili de hepten yok sayıldı.

Oysa düşüncesi, inancı, dünyası örselenmiş, cüzzamlı derekesine düşürülerek tıknefes edilmiş ve fakat edebiyatının yanında sinemasının üstü örtülü tarafını sürekli kaşıyan adamlar içinde Çakmaklı, meşhur ‘Milli Sinema İhtiyacı’ yazısında, “Filmlerimizin büyük kısmı, sinemayı sadece bir ticaret vasıtası telakki eden tüccar yapımcı ve rejisörlerin yaptıkları, uydurma Amerikan filmlerinin taklidi veya piyasa romanlarından aktarılmış bayağı komediler, ağdalı melodramlardır. Türk sineması ancak köylüsü ve şehirlisi ile manevi kıymetleri maddeden üstün tutan Müslüman Türk halkının inançları, millî karakterleri, gelenekleri ile yoğrulmuş, Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler vererek Millî Sinema hüviyetine kavuşabilecektir.” derken, samimiyetinin sınanmasını inancının mutlaklığına bağlıyordu.

Yücel Çakmaklı’nın sinemayı bir araç olarak gördüğü ve bu aracın manevî dinamikleri harekete geçirici bir refleks halinde sunulması gerektiğini söylemesi sonraları pek yadırganır oldu. Öyle ki Müslümanların iaşelerinden keserek, sırf rıza-i ilahi için binbir çaba ile kurdukları televizyon kanallarında bile Çakmaklı’nın filmlerine sonraları burun kıvrılır oldu. Zira dansözler manevî hisleri daha ziyade ayakta tutuyorlardı! Söylemezsem biliyorum ki dilim şişecek, işinin ehli, alanında belirli bir mesafe kat etmişlerin semtine uğramayan sözümona bu kanalların holdingleşerek sermaye saltanatını Müslümanlar üzerinden sürmelerini, ‘elbet bir hikmeti vardır’ diyerek seyreden sefillerin çaresizliğineyse sadece pek manidar ıslıklarla gülünüp geçildi. Gerçi televizyon, nihayetinde bir dönem umacı, çıbanbaşı olarak sinemanın canına okumuştu lakin Çakmaklı’nın arzuladığı mesafe de maalesef hiçbir zaman alınamamıştı.

İslâm düşünce pratiğinin sinema üzerinden belirginleştirilmesi

Şüphesiz birçokları için olağanüstü bir eğlence cümbüşü olan sinema, nihayetinde oldukça etkili bir propaganda ve telkin aracı olarak toplumların alışılmışın dışında hareket yöntemlerini, biçimlerini ve kabiliyetlerini şekillendirebiliyor. İşin bu kısmını doğrudan okuyan Çakmaklı’nın yetmişli yılların hemen başında çektiği filmlerin perde gerisinde bahsi geçen kaygıları rol oynamaktadır. Yani başrol, doğası gereği gelişimini tamamlayamamış, daha doğrusu varlığını bütün mühimmatıyla sağlama uğraşısında olan İslâm düşünce ve pratiğine verilmişti. Evet, pratik olarak İslâm düşüncesinin bütünüyle Çakmaklı filmlerinde açığa çıktığını söylemek elbette zor. Bununla birlikte, dönemin siyasal ve sosyal algısı nihayetinde bir tecimsel kaygıdan çok irtica ve mürteci kolaycılığı ve kıyıcılığıyla hareket ediyordu. Burası önemli, zira Türkiye’nin İslâm düşünce pratiğini sinema üzerinden belirginleştirmesi sosyal sınıfların hiçbir zaman gündemini oluşturmadı. Bu, sınıfların ayrışmasından ziyade, gelenek ve modernizmin karşılaşması olarak düşünülebilir. Yani geleneğin devamı ve modernizmin direnişi karşısında İslâm teorik ve pratik bütün yansımasını elbette sinema üzerinden de görünür kılmalıydı. Yücel Çakmaklı’nın düşünce pratiği, inancının yansımasını psikolojik destek halinde millîlik kavramıyla sağlayabilirdi. Dolayısıyla filmleri sonrası bahsi geçen eleştirilerin bu kadar ucuz ve sıradan olması şaşırtıcı gelmeyecektir.

Elif Film şirketinin ilk çalışması olarak ‘Kâbe Yolları’ isimli belgeseli çekmiş olması tesadüf değildir. 1968 yılına kadar sinemanın kıyısından geçmeyen İslâm düşüncesi, bu tarih itibarıyla verimlerini teksif edeceği mecranın yönünü -şimdilik- işaret ediyordu. Yücel Çakmaklı’nın başörtüsünü beyaz perdeye aktardığı yıl olarak 1970 tarihi, bir dönem pratiği içerisinde değerlendirildiği vakit görülecektir ki Müslümanların elini güçlendiren, düşüncelerini kavileştiren bir aracı, sinema pratiğinde sosyal hayata adapte etme ve kabullendirme işlevi hız kazanmıştır. ‘Birleşen Yollar’ın ünlü isimleri pratik olarak ilk defa toplumsal giyim tarzının, biçiminin bu yönünü de aktarmışlardır beyaz perdeye. Tanımadıkları, daha doğrusu pek uzak kaldıkları geniş yığınların bu inanç akidesi karşısında ilgilerini açıkça belli ederler. Bu ilginin sonraki yıllarda dönüşüme uğradığını, İslâmî söylemin perde vasıtasıyla ete kemiğe büründüğü doksanların başında, ‘Minyeli Abdullah’ olmaz denileni oldurmuş ve beş yüz bin seyirciyi sinema salonlarına çekmeyi başarmıştır.

Televizyon kanallarının bollaşıp kirlendiği ve fakat berraklaştırdığı projeleriyle Yücel Çakmaklı’nın uzak ve yakın tarih alanında oluşturduğu kültürel etki uzun yıllar izleyicinin hafızasından silinmeyen portreler, olaylar ve kahramanlar albümü matine ve suare olarak hâlâ çevrilip izlenmektedir. ‘Kuruluş’, ‘Küçük Ağa’, ‘Hacı Arif Bey’, ‘Bir Adam Yaratmak’ bu anlamda yeni izleyici kitlesi için ‘beyaz’ anlamlar taşımaktadır.

Hâlihazırda mahut eleştirilerin Yücel Çakmaklı filmleri üzerinden yeni oluşan bir akım olarak ‘beyaz sinema’ üzerine teksif edilmesi son derece düşündürücüdür. Zira toplumsal hareketlilik ve eski zamanlarda kaybettiğimiz o yeni dünyanın tekrar kurulabileceğine dair ihtimalleri beyaz perde üzerinden ayaklandıran adam olarak Çakmaklı, marifetin iltifatla muktedir olacağını bildiği halde inancından, düşüncesinden ve sanatından asla taviz vermez. Bununla birlikte, geleceğe miras olabilecek, bir klasik tadında tekrar tekrar izlenebilecek filmlerin çekilebilmesinin imkânları hususunda epey şekvacıdır da. Zira, Batı sineması gibi sermayeye aşırı bağımlı hale gelen Türk sineması, üretim tarzı olarak var olmuş olsa bile temeli yoktur. İşin mutfağından başlayarak şirketler ve kurumlar da yoktur. Sinemaya sponsor olarak ilgi gösteren işadamları olmadığı gibi yönetmenin aynı zamanda çekeceği film için sermaye oluşturması da bu aralıkta bir zorunluluk halini almıştır.

Sözün özüne beyaz bir perde çekecek olursak, ‘Millî Sinema’nın öncüsü Yücel Çakmaklı, öyle sanıyorum ki kırgın ayrıldı aramızdan. Baksanıza, 23 Ağustos 2009'da vefat ettiğinde cenazesi hastanede rehin kalan bir yönetmenin inançları ve düşünceleri istikametinde oluşturmaya çalıştığı bir sanat dalı olarak sinemanın faturası biz Müslümanlara pek pahalıya mal olmuş olsa gerek. Tüccar zihniyetinden kurtulmadıkça, üzerimize farz olan hiçbir sanatın ve sanatçının bir dirhem hakkı helal olamaz!

Sahi, ‘yedinci sanat’ bizim neyimize?

 

Reşit Güngör Kalkan yazdı

http://www.dunyabizim.com


Bu haber 473 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

SANAT-TARİH- YAZI DİZİ

Koçi Bey öldü ama tespit ettiği sorunlar hala yaşıyor

Koçi Bey öldü ama tespit ettiği sorunlar hala yaşıyor 17. yüzyıl Osmanlı yazar, düşünür ve devlet adamı Koçi Bey'in Risalesi, devletlerin belası kamusal hastalıkları...

M. Akifin şiirleri üzerine bir inceleme

M. Akifin şiirleri üzerine bir inceleme "Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi" mısrası ile uzun süredir tenkitlere maruz kalan M. Akif'in, Safaha...

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

DÜNYA BÜLTENİ



MÜSLÜMANCA YAŞAM

OSMANLI


ALPEREN

OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


NAMAZINI KIL


İSLAM HUZUR

YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi