BAĞIMSIZHABERLER.COM
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

CAMİYE GELİN

DUA SANA

TÜRKİYE "BİZ" GELİYORUZ

MUHSİN BAŞKAN

EĞİTİM HABER

İNSAN VE HAYAT

SAĞLIK DÜNYASI

HABER ARA


Gelişmiş Arama

ANKET

Türkiye cUMHURİYETİ bAŞKAN aDAYINIZ KİM






Tüm Anketler

%100 OSMANLI

SIGARA İÇME


HUZURLU YAŞAM

TESETTÜR

SAYAÇ 08/05/2011




     
 

SEVGİLİ EN SEVGİLİ

Ben vâlidenizden su dahi istemem

Ben vâlidenizden su dahi istemem

Tarih 16 Şubat 2016, 19:21 Editör HÜSEYİN NECATİ

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, Rûmî 1304 (Mîlâdî 1888) yılında -bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan- Silistrenin, Hezargrad kasabasının, Ferhatlar köyünde dünyaya gelmiştir. Pederi, tahsilini İstanbul;da tamamlamış, Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yapmış, Hocazâde Osman Efendidir

Osman Efendi, gençlik çağında İstanbul’da tahsilde iken bir rüya görür. Rüyâsında vücûdundan kopan bir parça gök yüzüne yükselmiş, oradan dünyaya ışık saçmakta Osman Efendi, bu rüyayı kendi sulbünden dünyaya gelecek hayırlı bir evlat mânâsına yorar ve Silistre’ye döndüğünde evlenir. Dünyaya gelecek çocuklarından hangisinin rüyâda gördüğü, ışık saçan evlada uygun düşeceğini takibe başlar. Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim, Halil isimli dört erkek ve Zâhide isminde bir kız evladı dünyaya gelir. Bu çocuklarının içinden Süleyman Hilmi dünyaya gelip te, yetişmeye başlayınca, tespit ettiği alâmetlere göre bütün ümidini ona bağlar. O kadar ki Süleyman Efendi Silistre’de Satırlı Medresesinin ilk sınıflarında iken, babasının huzûruna her çıkışında onun ihtirâmla ayağa kalktığına ve "Buyurun Süleyman Efendi oğlum" diye aşırı bir saygı gösterdiğine şâhit olur. Süleyman Efendi, bu halden o kadar mahcûpdur ki babasının huzûruna girmek için, onun başını eğerek kitap okuduğu, mangala cezve sürdüğü veya başka bir işle meşgul bulunduğu anları seçer olmuştur.

 

Süleyman Efendi Hazretlerinin dedeleri, Kaymak Hâfız diye tanınan Mahmut Efendi isimli bir zât olup, 110 yaşlarına doğru vefat etmiştir. Büyük dedeleri, Seyyid İdris Beydir. İdris Bey, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna hanı nasbedilmiş ve kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zâttır. Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri padişahlığı zamanında, Peygamber Efendimize olan sevgilerinden dolayı "Yeryüzünde evlad-ı Resûlden kimler kaldı" diye araştırmış, şeceresine hiç şâibe ve şüphe karışmamış olduğunu tespit ettiği Seyyid İdris Bey’i bulmuş ve kızkardeşi ile evlendirerek, Tuna havalisine han tayin etmiş; o bölgenin vergi ve sair mükellefiyetlerini tedvir için görevlendirmiştir. Bu görev, Süleyman Efendinin babası Osman Efendi’ye kadar devam etmiştir.

 

Süleyman Efendi Hazretlerinin şeceresi, Peygamber Efendimizin pâk nesline dayanmaktadır. Pederleri tarafından Hz. Hüseyin’e (r.a.) nisbeti olup "Seyyid", anneleri cihetinden Hz. Hasan’a (r.a.) nisbetleri bulunmakla "Şerîf"tirler.

 

 

 

TAHSİL HAYATI ve MEMURİYETİ

 

Süleyman Efendi, ilk tahsilini, babası Osman Efendinin de müderris olarak görev yaptığı Satırlı Medresesinde yapmıştı. Daha sonraları pederleri tarafından yüksek tahsil için İstanbul’a gönderildi. Osman Efendi, oğlunu İstanbul’a gönderirken şu tavsiyelerde bulundu: "Oğlum, Usûl-ı Fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun."

 

Süleyman Efendi, İstanbul Fâtih Medreselerine geldiklerinde, medresede yer kalmamıştı. Bu sebeple, bazı ilim aşığı talebeler yer olmadığında bodrumda yatıp kalkıyorlardı. Süleyman Efendi de bir müddet orada kaldılar. İmkan olmadığı için çok zor şartlar altında mum ışığında ders çalıştılar. (Son devrin İslâm âlimlerinden Mahmud Esad Efendi de o bodrumda kalanlardandır).

 

Süleyman Efendi, Fâtih Câmiinde ders vermekte olan Bafralı Ahmed Hamdi Efendinin rahle-i tedrisinde derslere başladı. Dersleri, sesleri yankılandırmadığından minber karşısındaki mahfelin alt kısmında okurlardı.

 

Bafralı Ahmed Hamdi Efendi, onun aklını ve derslerini öğrenme husûsundaki kâbiliyetini takdir ediyor, medrese muhîtinde ise O’ndan "Zeki çocuk, yetişirse iyi bir âlim olacak" diye bahsediliyordu. Nitekim kısa zamanda yüksek zekâ, çalışkanlık ve takvâsıyla bütün hocalarının dikkat nazarlarını üzerine çekti.

 

İlim tahsili husûsunda irâdelerini o derece zorluyorlardı ki, okuduğu kitapların sahifeleri üzerine burunlarından kan damlıyor, gözleri uykusuzluktan âdetâ kan çanağı haline geliyordu. Soğuk kış günlerinde pencereden uzanarak aldıkları bir parça karı avuçları içinde sıkıyor ve enseleri ile gömleklerinin yakaları arasına koyuyor, kar parçasının vücût harâretinde yavaş yavaş erimesi neticesinde sırtlarından aşağı inen ince su yolu daima uyanık bulunmalarını temin ediyordu.

 

1913 yılına kadar Bafralı Hamdi Efendinin yanında âlet ilimleri tabir edilen sarf, nahiv, belâgat, mantık, vaz’, cedel ve münâzara gibi ilimleri ve yüksek ilimler denilen fıkıh, kelam, hadis, tefsir ve usûl-ü fıkıh, usûl-ü hadîs, usûl-ü tefsir gibi ilimleri tamamlayarak icâzet aldı.

 

1913 yılında, Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri, Kısm-ı Âli’sine girdi. Ancak diğer talebeler gibi birinci sınıftan değil, doğrudan üçüncü sınıftan başladı.

 

1915’de 3. Sınıfın birinci şubesini 90 üzerinden 88 puanla birinci,

 

1916’da 4. Sınıfı 80 üzerinden 76 puanla beşinci olarak bitirdi. 1916 yılında ilim silsilesinden gelme bir dersiâmdan icâzetli oldu. Artık O, zamanının en yüksek medresesinden mezûn bir din âlimi idi.

 

30 Eylül 1916’da ihtisâs (doktora) yapmak ve dersiam (Profesör) olarak yetişmek üzere Süleymaniye Medresesine bağlı Medresetü’l-Mütehassisîn’e kaydoldu.

 

Bu medresenin ilk iki yılını başarı ile tamamlayarak Eylül 1918’de kendisine 20 kişi ile birlikte İstanbul Müderrisliği Ruûsluğu (akademik bir kariyer) verildi.

 

Ayrıca Süleymaniye Medresesine girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın (Hukûk Fakültesi) giriş imtihanını birincilikle kazanmıştı. Bunu büyük bir sevinçle pederi Osman Efendiye mektupla bildirdi ve ondan şu telgrafı aldı: "Süleyman! Ben seni İstanbul’a, cehenneme gitmen için göndermedim". Osman Efendi bu telgrafla "Üç kâdıdan biri cehennemdedir" hadîs-i şerîfini hatırlatıyordu. Süleyman Efendi, babasına verdiği cevapta maksadının hâkimlik mesleğine geçmek olmayıp, devrin bütün zâhirî din ilimlerinde kemâle ermek olduğunu bildirdi. (Nitekim ileride Ankara Ağır Ceza Mahkemesine hâkim olarak tayin edilecek ve bu mesleğe talip olmadığını bildirerek, kadılığı reddecektir). Süleymaniye Medresesinin "tefsir-hadis" kısmından icâzetini alıp dersiâm olduğu gibi Medresetü’l-Kuzât’dan da diplomasını iyi derece ile alıp kâdılık (hâkimlik) rütbesine ulaştı. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etti.

 

1 Haziran 1920 tarihinde dersiâm olarak vazifeye başladı, bu onun ilk memuriyeti idi. 27 Nisan 1921 tarihine kadar görevine devam etti.

 

1922 tarihinde Dâr’ül-Hilafet’il-Aliyye Medresesinin birinci kısmında Türkçe müderrisliği görevine başladı.

 

29 Mart 1923 tarihinde Dâr’ül-Hilâfet’il-Aliyye Medresesi İbtidâ-i Hâric Kısmı Sarf-ı Arabî Müderrisliğine tâyin olundu.

 

25 Eylül 1923 tarihinde tekrar Türkçe Müderrisliğine tâyin olundu.

 

3 Mart 1924 tarihinde Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu çıkınca medreseler, önce Maarif Nezaretine (Milli Eğitim Bakanlığına) bağlandı ve bilahare tamamen ilga olundu. Süleyman Efendi Hazretlerinin görev yaptığı İbtidâ-i Hâric Medreseleri, İmam Hatip mektebine tahvîl edildi. Süleyman Efendi bu okulun eğitim kadrosuna alındı ise de, dersiâmlık uhdesinde kalmak şartı ile müderrislikten kendi isteği ile ayrıldı.

 

1924 yılında kabul edilen Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile medreseler ve diğer dînî eğitim müesseselerinin kapatılmasına karar verilmişti. Böylelikle dinin klasik medrese usûlüne uygun olarak okutulması yasaklanmıştı. Süleyman Efendi Hazretleri bu durum karşısında büyük bir azim ve gayretle usûlüne uygun olarak aynı tedrîsâtı devam ettirmek istemiş ve bu hususta çareler aramaya başlamıştı. Müderrisler cemiyetinin lağv ve fesh edilmesine dair gelen emir üzerine de bir toplantı yapılmıştı. 520 kadar dersiamın bulunduğu o toplantıda söz alarak şunları söyledi: "Arkadaşlar, medreseler lağvedildi. Bu vaziyet karşısında milletin dini ne olacak? Buradan dağılmadan aramızda bir karar alalım. Biz 520 dersiâmız, her birimiz memleketin bir köşesinden gelmişiz. Bizler ilim adamları olarak, bu milletin dini ihtiyacını daha 50 yıl karşılarız. Memleketlerimize dönünce ikişer talebe bularak, onlara Allah’ın ilmini okutup, dinini belletecek olursak, bu talebeler, 50 sene daha bu milletin dinine kâfî gelirler. Zaten her yüz senenin başında Allah-ü Zülcelâlin bir müceddid göndereceği hadis-i şerîfle haber verilmiştir. Bunu yapmazsak huzûr-u ilâhîde yakamızı mesûliyetten kurtaramayız."

 

O, bu sözleriyle kapatılmış olan medreseleri fiilen açık tutmanın çarelerini arıyordu. Süleyman Efendinin bu teklifinden sonra bazı dersiâmlar söz alıp dediler ki "Çok doğru söylüyorsun Süleyman Efendi, ancak Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüğe girdi. Ortalık toz-duman, hayatlarımız tehlikede, bu vaziyet karşısında tekliflerinizi tatbik etmek mümkün olmasa gerek". Bunun üzerine tekrar söz alan Süleyman Efendi Hazretleri: "Arkadaşlar, Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu cemiyet hâlinde tedrîsât yapmayı yasaklıyor, bir iki kişiyi yasaklamıyor. Çünkü bir-iki de cem’iyyet yoktur. Ben de size bir iki kişi okutalım diyorum" dedi. Bunun üzerine bazı müderrisler mahkeme ve hapse düşmekten korktular: "Bu şiddet zamanında bunu da yapamayız" dediler.

 

Bunun üzerine Süleyman Efendi Hazretleri, dinî tedrisat vazifesini fahriyyen (maaşsız-ücretsiz) yapmağa hazır olduklarını bildirmek üzere, zamanın hükümetine, (TBMM Başkanlığına) bir telgrafla mürâcaatta bulunmayı teklif etti. Ancak zamanın idaresi tarafından İslami faaliyetlere menfi nazarlarla bakıldığını iyi bilen dersiâmlardan bir çokları böyle bir teklifi benimsemediler. Süleyman Efendi’de bu teşebbüsün, o günün şartları içinde müsbet karşılanmayacağını çok iyi biliyordu. Ne var ki O, yarın âhirette ellerinde bir belge bulunmasını, bu belgenin belki de bir çok dersiâm için "Yâ rabbi! biz senin dinini okutmak istedik, ama imkan bulamadık" kabilinden bir vesile-i necât olabileceğini düşünüyordu. Uzun müzakerelerden sonra neticede bir kısım dersiâmlar şu meâlde telgraf çekilmesinde mutâbık kaldılar. " biz, aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-ı umûmi gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısı ile mâlî müzâyaka içinde bulunduğunu dikkate alarak, dinî ilimleri fahriyyen okutmaya hazır olduğumuzu bildirir." Bu telgrafa gelen cevap: "... Memlekette Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu yürürlüktedir, hilâfına hareket şiddetle cezâyı müstelzimdir" diyordu. Cevap çok açık ve kesindi. Bu hâdiseyi bilahare talebelerine nakleden Süleyman Efendi şöyle buyururlar: "Evlatlarım, bir çok dersiâmlar korktular, okutmadılar. Biz korkmadık okuttuk. Allah’a şükür yaşıyoruz. Ama korkanlardan bir çokları ölüp gittiler. Korkunun ölüme faydası yoktur." İşte o toplantılarda kabul görmeyen talebe okutma fikir ve hizmetini, kendi evinde iki kızını bizzat okutarak başlattı.

 

Dersiâmlığın kaldırılmasından sonra vaizliğe başlayan Süleyman Efendi, hayatının son senelerine kadar Sultanahmet, Süleymaniye, Yenicâmii, Şehzâdebaşı, Kasımpaşa Camii Kebir gibi İstanbul’un büyük câmilerinde halka vaaz ederek irşâd vazifesine devam etti.

 

 

KUR'AN OKUTMA HİZMETİ GAYRET VE MÜCADELESİ

 

Süleyman Efendi Hazretlerini ve Onun Kur’an hizmetlerini, o hizmetlerin millî ve manevi alandaki ehemmiyetini gerçek manada anlamak için, o devirdeki şartları, icapları, husûle gelen ihtiyaç ve zarûreti mutlaka bilmek ve nazarı îtibâra almak lazımdır.

 

Asırlardan beri dinin öğretilip, öğrenildiği bütün müesseseler bir anda kapatılmış, müslüman halk dinini öğreneceği din müesseselerinden tamamen mahrum bırakılmıştı. Dolayısıyla dinî ve manevi sahada korkunç bir kültür boşluğu meydana gelmişti.

 

Pek çok dersiam, değil başkalarını okutup, din adamı yetiştirmek, kendi evlatlarını dahi okutmaktan çekinmişler, bazı müderrisler de günün şartları karşısında endişeye kapılmış, mesleklerini dahi bırakmışlardı. Bir kısmı dünya işleri ile meşgul olmuş, bir kısmı ise idareye kayıtsız şartsız teslim olmuşlardı.

 

İşte böyle bir vasatta Süleyman Efendi Hazretleri kendi tabirleri ile cehenneme sel gibi akmakta olan Ümmeti Muhammed’den "Bir kütük kurtarsak kârdır" telakkisi ile hizmetlere karar vermişti.

 

Süleyman Efendi, ilk olarak 1930-36 yıllarında, Çatalca’nın Kabakça köyünde kiraladığı çiftlikte, o gün bulabildiği bir kaç talebeye dini dersler vermeye başladı. Bir taraftan talebeleri işçi gibi göstererek okuturken, diğer yandan İstanbul’a amele pazarlarına geliyor, istidatlı gördüklerine; "Evladım kaç paraya çalışırsın?" "Bir liraya" "Gel ben sana üç lira vereyim. Sen Allah’ın dinini kitabını öğren. Bu ilimler ortadan kalkmasın" diyerek talebe topluyor, bulduğu işçileri, maaş veya yevmiyelerini vererek okutuyor. Böylece mücâdelede malıyla, canıyla en güzel hizmet örneği veriyordu.

 

Din adamı yetiştirmek lazımdı. Küçük, büyük, genç, ihtiyar, işçi, esnaf demeden Allah’ın kitabını öğretmek lazımdı. Yapı ustasından, demirciden, kalaycıdan, terziden müftü olur mu? İşte Süleyman Efendi bunlardan müftü, vaiz yetiştirdi ve onlara yıllarca Ümmet-i Muhammede hizmet ettirdi.

 

Dini öğretmek gayesi ile Anadolu’nun bazı kasaba ve şehirlerine giden Süleyman Efendi, talebelerini bazen kömür işçisi, bazen (tuğla-kiremit fabrikasında) fabrika işçisi, bazen de tarla işçisi göstererek okutmaya devam etti.

 

Öyle zamanlar oldu ki, talebeyle bir yerde toplanıp okutmak imkanı kalmadı. Taksi kiralayıp İstanbul’u gezermiş gibi okutmayı denedi.

 

Ve bir ara şartlar o kadar ağırlaştı ki, elde kitap taşımak, kitaptan okutmak imkansız hale geldi. Ve dünyada bir eşine rastlanmayan bir usüle başvurdu. Bir kaç talebesi ile Haydarpaşa Garından Ankara istikametine giden trene biniyor, Arifiye istasyonuna kadar ezberden ders okutuyordu. Arifiye istasyonunda iniyor, Ankara’dan gelen trene binerek İstanbul’a kadar okutmaya devam ediyordu.

 

Kur’an hizmetleri devam ettikçe aleyhinde çok şeyler uyduruldu, insafsız ithamlara maruz kaldı. Amansız polis takibatları, idarî ve adlî tahkikatlar birbirini kovaladı. Aleyhinde muhtelif davalar açıldı, tevkif edildi. Evinden alınarak 1. Şubenin tabutluğunda 3 gün polis işkencesinde kaldı. 1939’da İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesinde muhakeme ve 1944’de İstanbul Sulh Ceza Mahkemesince tevkif ve muhakeme edildi. Tabutluklarda 8 gün alıkondu. 1957’de Bursa Ulu Câmiinde tertiplenen "sahte mehdilik" hadisesiyle bağ kurularak Kütahya Ağır Cezâ Mahkemesince damadı ve sevenleri ile beraber tevkîf edilip, muhâkeme edildi. İki ay kadar Kütahya hapishanesinde kaldı. Fakat her defasında berâat etti Bunca takibata, muhakeme ve tevkif edilmesine rağmen hayatında bir tek günlük mahkûmiyet almadı.

 

Devrin sıkıntılarına, sabır ve hilmiyle mukâbelede bulundu. Evini aramaya gelen polis memûrlarına "Buyurun, hoş geldiniz, hem de bir kahvemizi içersiniz" demek suretiyle her defasında medeni cesaret örnekleri gösterdi. Hanımı Hafize Sultan "Efendi! Efendi! size bu zulmü revâ görenlere bir de kahve mi ikram edeceksiniz" dediklerinde, "Onlar memûrdurlar, vazifelerini yapıyorlar Hanım, yorulmuşlardır" diyerek kahve ikram etme nezaket ve asaletini terketmedi.

 

Bir Ramazan akşamı evinin karşısındaki kahvenin bahçesine oturup hanelerini kontrol eden sivil memûrun yanına varıp "Oğlum! sen oruçlusun, akşam yaklaştı, gel bizde iftar edelim, sonra yine vazifene devam edersin" diyerek kendisini takip eden polislere iftar yemeği ikram etti. (Bu asil şefkati ve yüce nezaketi gören polis memuru peşine takılıp, iftar etmek üzere evine gittti, sonra da bağlıları arasına katıldı.)

 

Bütün bu sıkı takip ve baskınlar karşısında yılmadı, her defasında polisler karakola varmadan derslere tekrar başladı. "Hiç kaybedilecek vaktimiz yok" diyor hatta "Mevlâ uykumuzu alsada geceleri de ders okusak" temennisinde bulunuyordu.

 

Üzerindeki ağır mesuliyeti müdrikti. Yarın hesap günüdür, Allah-ü Teâlâ, Süleyman verdiğim ilimle ne hizmet ettin, o ilmi sana kara topraklara göm diye mi verdim? derse, ben ne cevap veririm" diyordu.

 

Talebelerine, daima Kur’ân’a hizmet şuuru telkin eder ve onlara "Evlatlarım, sizin bu âlemdeki vazifeniz bataklığa düşen insanları, düştüğü bataklıktan çıkarmakdır. Öyle ise Ümmet-i Muhammedi ayağınıza beklemeyecek, siz onların ayaklarına gideceksiniz. En ücrâ yerlere bile bu hizmeti sizler götüreceksiniz" buyuruyordu.

 

Süleyman Efendi Hazretleri, bütün mesâisini, yok edilen dini ilimlerin ihyâsına sarfetmiş, ilim ve irfan seferberliği başlatmıştır. Gecesini gündüzüne katmak suretiyle gece saat onikilere, birlere kadar ders okuttuğu zamanlar olmuştur.

 

Bitmek, tükenmek bilmeyen bir azim ve iradeye sahibti. 1950’lerde, ilerlemiş yaşına ve şekerden rahatsız olmasına rağmen, kış günlerinde bile Kısıklı’daki evinden çıkar, iki tramvay, bir vapur ve dört yerde yaya yürümek suretiyle Şehzadebaşı Taştekneler’deki derslerine giderdi.

 

1954 yıllarında cuma ve pazar günleri hariç her sabah Kısıklı’dan Bulgurlu’ya yürür. 6-8 saat genç rûhlara ilim ve feyz vermeye devam ederdi.

 

Hayatının son senelerinde, Topçular’daki talebelerinin Tekâmül kursuna, her gün sabah namazından sonra 3-4 vasıta değiştirmek suretiyle derslerine devam buyururdu.

 

Bir gün ders okuturken şekeri yükseldi ve rahatsızlığı arttı. Burnundan, okuttuğu kitabın üzerine kan damlayınca, talebeleri heyecanlandı. Fakat O, hiç telaşlanmadan burnunu tutup, mendilini çıkardı, kitaptaki ve üzerindeki kanları sildikten sonra, hemen "Oku oğlum! kaybedecek zamanımız yok" buyurarak derse devam etti.

 

1957 Kütahya hadisesi olarak bilinen ve tertip olduğu mahkemece de anlaşılan hadise beraatle neticelenmişti. Kütahya hapishanesinden çıkan Süleyman Efendi Hazretleri evine dönmeyip, himmet ve hizmet maksadıyla Manisa’ya gittiler. Talebeleri üzgün, O ise hapishane ızdıraplarını unutmuş, neşeli idi. Herhalde kendisi artık ders okutmaz zannı ile "Efendim, İstanbul’da derslere devam edecek misiniz?" diye sordular. "Evet, devam edeceğiz, hem de daha çok ve daha gayretli…Duracak zamanımız yok" buyurdular.

 

Aynı seyahatinde İzmir’de "Efendi Hazretleri, rahatsızlığınız var, her halde bir miktar istirahat edersiniz" dediklerinde, gülümseyerek: "Yolculukda bazen şoförün lastiği patlar, bizim de lastiğimizi patlattılar, şimdi yapıştırdık. Okutamadığımız zamanları da telâfi için daha çok okutacağız, hizmetimize hız vereceğiz" buyurmuşlardı.

 

Süleyman Efendi Hazretleri, hiç kimsenin dedikodularına ve kötülemelerine aldırış etmeden hak bildiği yolda ilerlemesine devam etti. Bir gün O’na: "Efendim, falancalar sizin aleyhinizde konuşuyorlar" dendi. "Elhamdülillah! Münafık olmaktan kurtulduk. Allah Resûlü başta olmak üzere, İslam büyüklerinin hepsinin aleyhinde konuşulmuştu. Eğer bizim aleyhimizde konuşulmazsa kendimizden şüphe ederdik" diye cevap verdi.

 

Hasta ve rahatsız olduğu zamanlarda dahi dersten taviz vermez, geri kalmaz: "Derse gidersem hastalık da gider, kalırsam hastalık da kalır" buyurmak suretiyle âfiyet ve şifâsının ders okutmakta olduğunu ifade ederdi.

 

Uzun ve yorucu bir yolculuktan dönen talebesine "Oğlum! falan camiye git, Cuma’da vaaz et de, dinleniver," demek sûretiyle istirahat ve dinlenmenin, hizmetle mümkün olacağına işaret buyururlardı.

 

Talebelerinden herhangi biri bir özürden dolayı derse iştirak edemediği zaman çok üzülür, "Eyvah! Bugün çok büyük ziyânımız var" derdi.

 

Az-çok demez, bulabildiği talebe veya cemaate bıkmadan, usanmadan ders verirdi. Adede itibar etmezdi. Bir gün Kur’ân öğretmek için gönderdiği bir talebesi, gittiği yerde okutacak kimse bulamamaktan şikayet etti: "Efendim, sadece iki kişi vardı, onları da bırakıp geldim" deyince çok üzüldü. Ve birazda celallenerek "Evladım, nice Peygamberler bu âlemden bir tek ümmet elde edemeden gittiler. Sen iki talebe bulmuşsun daha ne istersin" diyerek, tekrar geldiği yere gönderdiler.

 

Talebelerine son derece kıymet verirdi. "En küçük talebenin dahi kesip attığı tırnağını, dünyalara değişmem" vecîzeleri bu hakikatı en bâriz şekilde ortaya koymaktadır.

 

Bir gün Hâne-i Seâdetine filesi boş ve bir şey almadan döndü, hanımına: "Hanım! talebeye alamadığım için, eve de almadım" buyurup; talebenin yemediğini, yemekten, hayâ ettiğini ifade etti.

 

Soğuk kış günü bir vesile ile evini ziyarete gelen bir talebesi, Hocasının soğuk odada oturduğunu farketti. Zevceleri soğukta oturmasının sebebini talebeye şöyle izah etti: "Oğlum! sizin odununuz yok diye Efendi Hazretleri sıcak odada oturmuyor."

 

Bazen talebeleri hasta olurdu. Bir anne ve baba kadar müşfik olan Süleyman Efendi Hazretleri, rahatsız olanları bizzat doktora götürür veya biriyle gönderirdi. Bir defasında talebelerinden birinin hastalığı ile alâkalı doktor dönüşü kendisine malumat arzedildi. Merhamet âbidesi o büyük zât, kıbleye yönelerek şu ilticada bulundu: "Yâ rab! Senin dinine ve kitabına bu yavrularla hizmet edeceğiz, evlatlarımızı bize bağışla Allahım!"

 

Ramazan-ı Şerif yaklaştığı zaman, talebelerini Ramazanda va’zu nasihat etmek üzere Trakya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine seferber ederdi. Ramazan sonrası dönüşlerinde teker teker malumat sorar, hizmet haberleri beklerdi. Bir talebesinin vaaz edip, Kur’ân okuttuğunu duyunca sevinç göz yaşları döker, "Bu Rabbimin fazlıdır" derdi.

 

Yapılan hizmetleri hiç bir zaman şahsına mal etmez ve edenden de hoşlanmazdı. Bir talebesinin kaldığı köydeki hizmetlerinden memnun olup, teşekkür için kendilerine gelen Hacı Efendiler; "Efendim, sizin sayenizde cenazemiz kokmaktan kurtuldu, çocuklarımız Kur’ân-ı Kerim öğrendi" diye iltifat ettikleri zaman mahviyet ve tevazuundan adeta küçülen Mübârek Zât; "Süleyman da kim oluyor ki, bu hizmetler onun sayesinde olsun!, Bu mahzâ kerâmetü’n-Nebidir, Peygamberin mûcizesidir" buyurmak suretiyle kendisine hiç pay çıkarmaz ve bütün muvaffakıyyetin Allah ve Resûlüne ait olduğunu ifade ederdi.

 

 

 

DİNİ HİZMET VE FAALİYETLERİ

 

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) Efendi Hazretleri ezelî takdir olarak, seyyidler zincirinin 33. halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da ilâhî füyüzât ile alâkalanarak, seyyidler zincirinin 32. halkası ve bu zincirin 9. büyük rütbesi olan Salâhuddin ibn-i Mevlânâ Sürâcüddin (k.s) Hazretlerinden seyr-i sulûklerini tamamladılar. Kendilerine vâki tecelliyatın büyüklüğünden Üstâzları tarafından İkinci bin yılın Müceddidi İmâm-ı Rabbâni Hazretlerinin rûhânî nisbetlerine teslim edildiler. Bu sûretle Altın Silsilenin 33.’cü ve son halkasını teşkil ederek; dünyanın şu zamanlarında ilahi feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr-ü dalal çukurundan imân ve ihlâs sahasına çıkarmışlar ve halen de çıkarmağa devam etmektedirler. Mürşid-i Kâmillerin mânevi tasarrufları âhirete irtihallerinden sonra da ber-devamdır. Belki ceset hapsinden kurtulan rûhâniyetleri, kınından çıkmış keskin kılıç gibi olup, daha müessir ve tasarrufludurlar. Tasavvuf ilminde meşhûr olan bu hakikat, O mübârek zâtın irtihâlinden sonra da bütün şumûlüyle tezâhür etmiştir.

 

Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını Kur’ân öğretimine vakfetmiş, Kur’ân’ı bilen ve yaşayan öğrenciler yetiştirmiştir. Yetiştirdiği talebeleri itikadda ve amelde sünnî’dirler. Amelde büyük ekseriyetle Hanefî mezhebine, itikadda İmam Mansur Matüridî Hazretlerine mensupturlar. Meşreben Nakşidirler. Süleyman Efendi, Nakşilîğin en büyük mümessili olan İmâm-ı Rabbânî Hazretlerine bağlı ve onun yolunda irşada izinli bir mürşid-i kâmildir. Şu halde Süleymancılık diye Süleyman Efendinin icad ettiği ne bir mezheb, ne de bir tarikat mevcuttur.

 

Süleyman Efendi Hazretlerinin faaliyet ve hizmetlerinden bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:

 

Hayatının gayesi; unutulan sünnetleri ihyâ, kaybolan İslâm ilimlerini Ehl-i sünnet ve’l-Cemâat uslûb üzere tecdîd ve bid’atlarla mücâdele olmuştur. Bütün talebelerini de Ehl-i Sünnet inancına eksiksiz bağlı olarak yetiştirmiştir. Okuttuğu "Emâlî" ve "Nesefî" adlı metin kitaplarla İslam itikâdının temelini öğretirken "Şerh-i Akâid" ile de günümüzdeki ve tarihdeki sapık fırka ve mezhepleri talebelerine tanıtmış ve dalâlet fırkalarına düşmekten korumuştur. İnanç sapıklığı içerisinde bir tek talebesi yoktur.

 

Hz. Allah tarafından kendisine ihsan edilen, maddi ve manevi tasarrufların neticesidir ki eskiden 20-30 senede tahsil edilen ilimleri, 2 sene gibi çok kısa bir zamana sığdırarak; ilmin ve alimin yok olmak üzere olduğu bir zamanda, yüzlerce, binlerce din âlimi yetiştirmiş ve vatan sathına yaymışdır. Kur’ân Kursları ve Talebe Yurtları açtırmış; okutup, okutturmak suretiyle mânevi susuzluktan ölmek üzere olan bir milletin âb-ı hayatı olarak imdadına yetişmiştir.

 

İslâmiyyeti tercüme kitaplardan öğretmek yerine, Osmanlı medreselerinin takip ettiği temel ders kitaplarından, orijinal dili Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir.

 

Kur’ân-ı Kerim’i en kısa zamanda okumayı öğreten "Elif Cüzü" en mühim yazılı eseridir.

 

Cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyet içinde müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve "Dışımız halk ile, içimiz Hak ile" prensibini düstûr kabul etmiştir.

 

Dünya hâdiselerini yakından takip eder. Her sabah bir "Yeni Sabah" gazetesi aldırıp, dış politika yazarının yorumlarını ve önemli haberleri muntazaman okuttururlardı. Bu mevzûda İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin "Zamanının gidişâtını bilmeyen ârif-i billah olamaz" sözünü şiâr etti.

 

Günlük hâdiseleri ve dünyadaki müslümanların meselelerini yakından takip eder, yerine göre câmi kürsüsünden dile getirirdi. O devirde bir çok vâizler günlük hâdiseleri câmi kürsüsüne getirmeye cesaret edemezken; O, zaman zaman devlet adamlarını ikaz ederdi. 1956’da Cezâyir Müslümanları Fransızlara karşı istiklâl mücâdelesi verirken, Türkiye hükümeti, Birleşmiş Milletlerde Fransızları desteklemişti. Bu icraatı isabetli bulmayan Süleyman Efendi, vaazlarında "Cezâyirli kardeşlerimize hiç olmazsa duâ edelim" dediği için defalarca ifade vermek zorunda kalmıştı.

 

Dinî neşriyata önem vermiş, Necip Fazıl Bey’e "Büyük Doğu" mecmuasını çıkarmasında manevi teşvikleri yanında, maddi yardımları da büyüktür. Hatta mevcut bir tek evini sattı ve mecmualarını yayınlanmasında harcadı.

 

Türkiye’de Mason ve Siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rıfat Atilhan’ın hizmetlerine en büyük yardımı Süleyman Efendi yaptı. Onun kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır. Kezâ o günün şartlarında İslam mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir: Abdurrahim Zapsu merhumun "Ehl-i Sünnet" mecmuasından, Sinan Omur Beyin "Hür Adam" mecmuasına kadar…

 

Zamanının, ilim ve irfanda temâyüz eden dersiâm ve ilim adamlarına, talebelerini gönderir; talebelerini onların imtihan etmelerini, din ilimlerinin yeniden ihyâ edilmekte olduğunu görerek sevinmelerini arzu ederdi. Nitekim dersiâmlardan Ali Haydar Efendi ve Hasan Basri Çantay gibi pek çok zevâta, bu vesile ile talebelerini göndermiştir.

 

Said Nursi ile haberleşmiş ve Onu hizmetlerinden haberdâr etmiştir. Said Nursi’de Onun hizmetlerini takdirle karşılamış ve şöyle demiştir: "Bizim bugün başlıca vazifemiz; imanı muhâfazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. İslamın esâsı, maddî ve manevî kurtuluşun kaynağı olan Kur’ân’ı Kerim’in okutulup, öğretilmesi ve yalnız Türkiye’ye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini, biraderim Süleyman Efendi ve onun tesis eylediği Kur’ân Kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10-15 senede öğrenilen İslamî ilimleri, şimdi Kur’ân Kursları 1-2 sene içinde öğretiyor. Âlim yetiştiriyorlar, fakîh yetiştiriyorlar, müfessir yetiştiriyorlar. Bu hal bir mucize-i Kur’âniyyedir.

 

Türkiye’de İmam-ı Rabbanî Hazretlerini tanıtmıştır. Onun Kur’ân ve hadîs-i şerîfden sonra en muteber kitab olan "Mektûbat" isimli eseri ilk defa iki cilt halinde onun talebeleri tarafından bastırılmıştır.

 

Tarikatı, sadece "hoş sohbet vasıtası" haline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu kitleleri harekete geçiren heyecan vasıtası kılmıştır.

 

Kerâmete asla itibar etmemiş, kerâmet izhârından kaçındığı gibi talebelerine de aynı yolu tavsiye etmiş, "En büyük kerâmet, insanlara hak yolu telkin etmektir" buyurmuştur.

 

Öşür farizasını Türkiye’de yeniden ihyâ için çalışmıştır.

 

 

VEFATI

 

Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.), bir ömür boyu devam eden çileli ve yorucu mücâdelesinin nihayetinde, ani bir şeker hastalığına yakalandı. Kanında yükselen şeker bütün gayretlere rağmen düşürülemedi. Ve 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı’daki hâne-i seâdetlerinde Rahmet-i Rahmâna kavuştu.

 

O büyük zâtın dirisine tahammül edemeyenler, ölüsüne de tahammül edememiş, cenazesinin daha önce resmi müsâade alındığı halde, Fâtih Camii avlusuna defnine mani olmuşlardı. "Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir kabre defnedeceksiniz" denilerek en tabii hakkı olan Fâtih’e defni, gayr-ı kanuni şekilde engellenmiş ve cenazenin Üsküdar’dan Avrupa yakasına geçmesine mani olunmuştu. Naaşı Altunizade camiinin musalla taşında saatlerce bekletilmiş, Fatih’e defnedilmesi için yapılan teşebbüsler fayda vermemiş, cenaze namazı orada kılınarak, Karacaahmet Mezarlığına defnedilmiştir.

 

O, vazifesini kemâli ile ifa etmenin huzûru içinde Refîk-ı A’lâya kavuşurken, Allah (c.c) ve Resûlü yolunda, i’lâyı kelimetullah uğrunda, hizmet etmek üzere binlerce bağlılarını bırakarak ayrılıyordu.

 

Cehd, çile, ilim, irfan, feyz ve başarı dolu 72 yıllık dünya hayatına veda ederken, geride; yüce İslâm ve imân davasına pazarlıksız, sarsılmaz bir imân ve idealle bağlı yetişkin bir kadro bırakıyordu.

 

O, bu hali ile Sevgili Peygamberimizin "Vefat edenlerden; sadaka-i câriye sahipleri, ilminden istifade edilen âlimler ve sâlih evlat bırakanların dünya ile ilgileri kesilmez" meâlindeki peygamber müjdesine hakkıyla mazhar olmuş, bahtiyar ve muhterem bir zâttır. Çünkü O, az veya çok mâlik bulunduğu malını öğrencileri için harcamış, sahip bulunduğu ilmini onlara aktarmak için karakol karakol sürünmeyi, idamla yargılanmayı, tabutluklarda ve zindanlarda çürümeyi göze almış, hayatını hiçe sayarak bütün ömrünü Kur’ân davasına hasretmiş, emsâli az bulunan bir kahraman idi.

 

 

TAVSİYE VE SÖZLERİNDEN BAZILARI

Bir Üniversite Talebesine Nasihatları

 

Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evladım, ağzın laf ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan "söz" olur ve seni cennete götürür, tutmazsan "köz" olur.

 

Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini hayra götürür.

 

İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah’ın huzuruna fesatla çıkılmaz.

 

Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra halini sor, işini hallet. Sakın ha "bugün git yarın gel" deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır. Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev.

 

İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. "Ben niye onun yerinde olmayayım" deme, elindekinden olursun. "Allah bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin" diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır.

 

Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte vatanperverlik budur.

 

Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygameber Efendimiz "Çalışmak ibadettir" buyuruyor. Evladım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsülünü al, komşuna ver, ağaç dik. Sadaka-i cariye, iyi evlat yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil âbide dikeceğiz.

 

Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçeği şifalıdır.

 

Bursa’da Osman Gazi’nin ve Orhan Gazi’nin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum.

 

aziz öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbirşey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir.

 

Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik yapmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver.

 

Günde en az iki kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en "içten geleni" de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, "Ey Allah’ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle" diye dua ederim.

 

Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir.

 

 

Muhtelif Tavsiyeleri

 

Oğlum! ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevlâ’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âli bir iştir. İhlâs ve samimiyetle Allah ve Rasûlune yönelen kimse, gölge gibi dönen dünyayı ve her hayrı kendine tabi kılar. Âhirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise Âhireti kazanamaz. Zira âhiret hakikat, dünya haleftir. Ağacı kökünden götürürsen, gölgede beraber gider. Âhirette ne varsa, dünyada onun misâli vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir, dünya da ahiretin.

 

Bizim vazifemiz aşı yapmaktır. Zorla ağaç meyve vermediği gibi insan da zorla irşâd olmaz. Zorla yapılan iş semere vermez. Aşı ise iki kısımdır. 1-Nûr, 2-Zulmet. Zulmetin aşısıyla meşgul olanlar çok. Neticesi vahim olan bu işle başlarına bela bulanlar, sayılara sığmıyor. Biz nûr aşısıyla meşgûlüz. Ağacı, güzel meyve vermeye zorlayıp sopa ve balta ile vurulsa, altına ateş yakarak tehdit edilse, bozuk meyvelerini iyi yap, iyi çıkar, tenbih ve tehdidinde bulunulsa, hiç kâr etmez. Ancak aşılamak suretiyle meyvesi değişip, menfaat hasıl olur.

 

Şöyle düşünmeli: Ya Rabbi! Âciz kulunu Ümmeti Muhammede hizmet etmeye muktedir kıl. Eğer "Yâ Rabbi bana ilim ihsan et" denirse, şahsi menfaate taalluk edeceğinden, rızâyı ilâhiye muvâfık olmaz. Zira her ilim sahibi bu ümmete hizmet etmiş değildir, edemez. Bu itibarla da rızâ-yı Bâriyi bulamaz. İlim ve cennet istemek menfaati şahsiyedir. Gaye ise rızâ-yı Bâridir.

 

Bizim yolumuz, imân, İslâm ve Ahlak-ı Muhammediyeyi aşılamaktan ibarettir.

 

Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok. İstisnasız her müslümanın çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler.

 

Biz akla ve zekâya kıymet vermeyiz. Salıverdin mi evinin yolunu bulabilecek kadar aklı olsun kâfidir.

 

Hak’tan korkan, halktan korkmamalı. İşini düzgün yapanın, içi de düzgün olur.

 

Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehl-i Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

 

Her yerde birlik ve beraberlik lazımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allahın nusreti, maddi ve manevi yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler.

 

Dini dünyaya âlet eden hocalar, halkı kendilerinden soğuttular. Bir şeyler alır da vermez diye, esnaf bunlara yüz vermez ve kaçar hale geldi. Siz öyle olmayın. Maddeyi maneviyata karıştırmayın.

 

"Her koyunu kendi bacağından asarlar" sözü yanlıştır. Dinimizde neme lazım demek yok. Bana lazım demek vardır.

 

Bu dünyanın cefâsından sefâsına sıra gelmez, gâfil olmayın, ilme çalışın, geçen günler geri gelmez.

 

İlim, nûr-ı ilâhidir. İnsan ise kovan. Kirli bir kovanda arının durmadığı gibi, isyan ve zulmetle kirlenmiş vücud ve kalbde de ilim durmaz.

 

İnsan gibi, ilminde anâsırı erbaası vardır; ağızdan öğrenmek ve anlatmak, gözünden görmek, kulağından işitmek, eliyle yazmakla beraber, kalbiyle de feyzi ilâhiyi çekecek.

 

Ben size "eceztü" dediğim zaman sizler alim olmadınız, ilmin anahtarlarını almış oldunuz. Bu aldığınız anahtarla Anadolu’ya gidecek, büyük büyük kitapları açacaksınız ve onun içindeki hakikatleri Ümmet-i Muhammedin evladına anlatacaksınız.

 

Ders okuturken takıldığınız bir yer olursa, orada fazla durmayın. Nasıl ki etrafı kazılan bir ağaç kolayca devrilirse, evveli ve âhiri anlaşılan kitabında ortasını anlamak kolaylaşır.

 

Şimdiye kadar müslümanları hakir görmüşler; üstü başı pejmürde, kirli, paslı insanlar olarak millete tanıtmaya çalışmışlardır. Benim evladlarım tertemiz giyinip gezecekler, yolda, sokakta yürürken gayet vakûr bir şekilde ilerleyecekler. Müslümanlığın şahsiyetini, bu millete tanıtacaklar, onu hakkı ile temsil edeceklerdir.

 

Macaristan vaktiyle müslümandı. Fakat bir gün geldi orada yalnız zâhiri ulemâ kaldı. Zâhiri ulemâ maneviyattan mahrûm olduğu için dengeyi tartamadı. Ve işte gördüğünüz gibi hıristiyan olup gittiler. Bu din maneviyatsız muhâfaza edilemez.

 

Sırf bâtınla meşgul olanlar mülhiddir. Sırf zâhirle meşgul olanlar gâfildir. Kemâlat her ikisinin birleşmesindedir.

 

İnsanlarla iyi geçininiz. Kimseyi darıltmayınız. Günün birinde araba kaldırmaya olsun, yarar.

 

Din asıl, dünya ve siyaset fer’idir. Dünya ve siyaset dinin inkişâfına alet olabilir. Fakat din, dünya menfaat ve siyasetine âlet olamaz. Âlet edenlere lanet vardır.

 

Yemek yerken, su içerken "ibadet için kuvvet olsun yâ rabbi" diye, Mevlâ’nın huzûrunda olduğunu düşünmek lazım.

 

Emir vermeye alışmayın. Ben vâlidenizden su dahi istemem. Emir vermekle sözün rûhu ölür. İhbar, emirden daha müessirdir. Misâl: "Benim oğlum sigara içmez değil mi?" gibi.

 

"Yâ Rabbi! Dünyayı kalbime koyma, elimden de alma!"

 

 

 

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretlerinin Kronolojisi

 

Tarih (Miladi/Rumi) 

1888/1304 Süleyman Efendi (k.s.), Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyaya geldi.

1913/1329 Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri Kısm-ı Âli (Sahn) Medresesine girdi. Doğrudan üçüncü sınıftan başladı.

1915/1331  3.Sınıf 1.şubesini 90 üzerinden 88 puanla bitirdi.

1916(Eylül)/1332 4. Sınıfı 80 üzerinden 76 ile bitirdi.

1916(30 Eylül)/1337 Medreset’ül-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hâfız Ahmed Paşa Medresesine kaydoldu.

1918/1334 İstanbul Müderrisliği Ruûsu verildi.

1919(27 Mayıs)/1335 Süleymaniye Medresesinin Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu. 

1926  Köyü olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.

1927  Babası Osman Efendi vefat etti.

1936  Bi’l-fiil irşâd vazifesine başladı.

1939  İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi.

1941  Bulabildiği bir kaç talebeye ilim öğretmeye başladı.

1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu.

1949  Kur’ân kurslarının açılmasına, sınırlı da olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.

1951  Süleyman Efendi Hazretleri, Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı.

1951  Çamlıca’da, Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.

1952  Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak açıldı.

1956  Cezâyir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında "Müslüman kardeşlerimize duâ edelim" dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.

1957  Bursa’da tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti. 

1959 (16 Eylül)  İstanbul Kısıklı’daki Hâne-i Seâdetlerinde, 72 yaşında oldukları halde dâr-ı bekâya intikâl ettiler. 

Bu haber 4512 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S)

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) HATIRALAR

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) HATIRALAR Tevhidi tedrisat kanunu ile medreseler (1928) kapatıldı. Böylece dini Celili İslam ın usulüne uygun olarak okutul...

Kanaat önderi Arif Ahmet Denizolgun vefat etti

Kanaat önderi Arif Ahmet Denizolgun vefat etti Süleymanlı cemaatinin lideri, eski Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun (61) bu sabaha karşı hayatını kaybetti

NASİHAT

NAMAZ

Ben Bitti Demeden Bitmez.22 Eylül 2017

ALAHA ISMARLADIM

RAMAZAN

YEDİ KITA

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

DÜNYA BÜLTENİ



MÜSLÜMANCA YAŞAM

OSMANLI


ALPEREN

OSMANLI TORUNU


SIGARA İÇME


FATİH SULTAN MEHMET


NAMAZINI KIL


İSLAM HUZUR

YAVUZLAR BİTMEYECEK

NECİP FAZIL KISAKÜREK

TÜRKİYENİN MİLLİYETÇİ MUHAFAZAKAR BAĞIMSIZ HABER SİTESİ
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi